Krizdeki Ekonomik Sistem Kapitalizm Süreçten Bir Kez Daha Kendini Onararak Çıkabilecek mi?
Dünya bir kez daha ekonomik kriz söylentileri ile çalkalanıyor. Gündemin, dolayısıyla gündemimizin en önemli konusu, bu kez Avrupa menşeli olması beklenen ekonomik kriz. Peki bu kriz de başarıyla atlatılabilinecek mi? Muhtemelen evet! Daha önceki (1929’daki, 1974’deki ya da 2008’deki) krizler gibi, mevcut sistem (sadece ekonomik olmayan) krizinden yine kendini yenileyerek/onararak çıkacak.
Krizin sebepleri ve olası çözüm yollarına dair “ekonomik” bir tahlile girişecek değiliz. Ancak, kriz devam ederken, dünya nüfusunun ihtiyacı olan üretimin 7 katı üretim yapıldığını, buna rağmen dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun fakirlik içerisinde yaşadığını hatırlatmaktan da imtina etmeyeceğiz. Ve bütün bu tüketim çılgınlığına ve bu çılgınlığın başına açtığı işlere rağmen, tüketebileceklerinin birkaç mislini üretmeye kriz esnasında da, krizden sonra da devam edecek insanoğlu, tıpkı krizden önce olduğu gibi (krizden önceki birkaç asır boyunca olduğu gibi).
Kriz korkusu, malum, bir kısım Avrupa ülkelerinin borçlarını ödeyemeyecek olması endişesinden kaynaklanıyor. Durum, hemen bu devasa borçların hangi insafsız “tefecilere” olduğu sorusunu akla getiriyor. Cevap ise kolayca bulanabilir cinsten; çoğu yine Avrupalı sermaye sahiplerine. Ee öyle ise çözüm de kolay olsa gerek diye düşünecek oluyoruz. Ancak çözümün bu denli kolay olabileceğini düşünecek kadar naif oluşumuz, bir kez daha yanılmamıza yol açıyor. Zira, her zamanki gibi (bu kez Avrupalı) sermaye sahipleri, verdikleri borçlardan asla feragat etmeyecek, paralarıyla daha çok para kazanmaktan asla vazgeçmeyecekler. Kriz sonucu yüz binlerce insanın “ekmeğinden’’ olup işsiz kalacak olması, yüz binlercesinin ise dolaylı olarak etkilenecek olması kimsenin fikrini değiştirmeyecek, kendilerinden önce, aynı durumla defalarca karşı karşıya kalmış olan sermaye sahibi “dedeleri’’nin fikrini değiştirmediği gibi. Nitekim aynı hırs, sanayileşme dönemi boyunca, 19. yy’ın ortalarına kadar ortalama insan ömrünün 37’ye kadar düşmesine yol açmış, çocukların çalıştırılmasını sınırlayan (8 yaşından küçük çocukların çalıştırılmasını yasaklayan) ilk yasa 1841 yılında, Fransa’da kabul edilmişti. Asırlar boyunca insanlar günde 18 saat çalışmak zorunda bırakılmış, 3-5 yaşındaki çocuklar vücutlarının küçük olması nedeniyle, ebeveynlerinin giremediği maden ocaklarında kullanılmıştı, bütün bu trajedi ise dönemin sermaye sahiplerine, kendilerini biraz daha az kâr etmek zorunda olduklarını hissettirmedi. Bu bağlamda, Bertrand Russell’ın Batı Felsefesi Tarihi adlı eserinde, Romantik Döneme giriş için aktardığı cümleler tam da söylemek istediklerimizi özetler nitelikte: “Duyarlığa sahip kişi, yoksunluk çeken tek bir köylü ailesi de görse gözyaşlarına boğulacak; fakat köylülerin bir sınıf olarak payına düşeni artırma yolundaki iyi düşünülmüş tasarılara soğuk davranacaktı…’’
İnsan tabiatı itibariyle aç gözlüdür, ya da İbn-i Atâ’nın tabiriyle, cibilliyeti icabı edepsizdir. Aç gözlülüğünü dizginlemesi, nefsini terbiye etmesi gerekir. Bunu yapmadığında, yapamadığında ise başına geleceklerden yine, bizzat kendisi sorumlu olacaktır, bu ilk insandan beri böyledir (ve son insana kadar da böyle olacaktır). Dolayısıyla, kriz sebebiyle meydanlara dökülen, işlerini kaybetme korkusuyla (yani, her geçen gün artan “refah’’ seviyelerinin düşmesi korkusuyla) kendini yönetenlere kin kusan insanlar, en az kendilerini yönetenler kadar suçlu olduklarını hatırlamalı. Kimsenin açgözlülüklerini doyurduğu için, onlara bu imkanları sağlayanlara kızma hakkı yok. Varsa da bu hak, kendilerine kızabilecekleri ölçüde var.
Anlaşıldığı üzere, beklenen bu krizin sebebinin, herhangi bir afet ya da olağanüstü bir durum değil. Krizin temel sebebi, çok kabaca, birilerinin ödeyebileceklerinden fazla borç almış olmasından ya da birilerinin birilerine ödeyebileceklerinden fazla borç vermiş olmasından kaynaklanıyor. Öyleyse, bir krizin eşiğine gelinceye kadar kimse farketmedi mi, göremedi mi bu “işin” sonunun buraya varacağını? Muhtemelen gördü, ama “çaktırmadı” ve dahi görmek istemedi. Her geçen gün, daha “zengin” bir hayat sürülüyorken, değirmenin suyunun nereden geldiğinin ne önemi olabilirdi? Esasen sistem de, değirmenin suyunun nereden geldiğini kimsenin bilmesini istemiyordu (ve istemez). Önemli olan değirmenin dönmeye devam etmesidir. Kapitalizm için, bisikletin tekerleklerinin (değirmen gibi) sürekli dönmesi gereklidir, ancak neden döndüğü, bu dönüşün bisiklet sahibini nereye çıkaracağı sorusu asla akla getirilmemelidir. Akla böyle bir sorunun gelmesi, pedalı çevirmek hususunda bir tereddüte yol açabilir ve bu tereddüt ise tekerleri artık dönmeyen bisikletin düşmesi demektir. Pedal sürekli çevrilmelidir, üretim sürekli devam etmelidir. Peki ya neden? Nedeni insanları ilgilendirmemelidir. Sorulabilecek tek soru nasıl sorusudur, pedalın nasıl daha hızlı çevrilebileceği sorusu…
Bu artık bizim için de böyle değil mi? Son yıllarda, övündüğümüz yegane başarımız hangisi? Konuştuğumuz tek konu, konuşmamızı süsleyen rakamlar neye, hangi alana dair? Bildiniz, ekonomiye… On yıl öncesine kadar kendimizden, durumumuzdan utanırdık (!), son yıllarda ise artık kim olduğumuzu gururla söyleyebiliyoruz, her yerde bizim başarılarımız konuşuluyor, ne de olsa artık ekonomimiz daha güçlü, artık daha çok paramız var. Artık hem onlar bizi, hem biz kendimizi daha çok “adam” hissedip, “adam” yerine koyabiliriz.
Eskiden değerimizi ne kadar az şeye sahip olduğumuz, ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğumuz belirlerdi. Bir lokma ile bir hırkanın aynı cümlede bir araya gelmesi bu dünya tasavvurunun neticesiydi. Sadece bizim için değil, Eflatun için de önemli olan; hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktı. Artık insanlar ne kadar çok şeye sahip olurlarsa o kadar değerli hissediyorlar kendilerini, ve tabii güçlü. Hangimizin en büyük amacı, çoluğuna çocuğuna daha “zengin’’ bir gelecek hazırlamak değil? Ne de olsa biz çok büyük ekonomik sıkıntılar çekmiştik, en azından çocuklarımız ekonomik olarak güçlü olmalı, “ele güne” karşı yoksunluklarından, yoksulluklarından dolayı mahçup olmalılar. Onlar da, diğerleri kadar güçlü (zengin) olmalı, onlar kadar “iyi” yaşamalılar. Böylesine masum düşünüyor olmanın nesi yanlış olabilir ki? Ne acı değil mi? Bizden sonraki nesillere bırakacağımız en değerli şeyin maddi imkanlar olduğuna her geçen gün daha çok ikna oluyoruz.
Kapitalizm yarasına, yani kendine pansuman yapmayı bu kez de becerecek muhtemelen. Yüzyıllardır karşılaştığı her sıkıntıyı avantaja çevirmeyi bildiği gibi, bu sıkıntı da aşılacak. Zira dünyanın en zeki, en yetkin isimleri (aralarındaki bizim zeki çocuklarla birlikte) krizden çıkış yollarına dair çözümler üretmeye çalışıyor. Tökezleyen ekonomiler bu krizden ders çıkarıp (tıpkı bizim ekonomimiz gibi), ileride daha çok üretmeye, tüketmeye, borçlanmaya, dolayısıyla zenginleşmeye devam ederken, insanlar bu zenginliğin aslında onları mutlu etmediğini, edemediğini akıllarının ucuna dahi getirmiyor. Bu “zenginlik”ten her geçen gün daha çok pay alan, kendilerini, alamayanlara nasıl alabileceklerini öğretmekle görevli addeden bizler gibi ve bizlerin yardımıyla…

