Ayrımcılıkla mücadelede toplumun desteği şart
Federal Ayrımcılıkla Mücadele Dairesi (ADS) ve ayrımcılıkla mücadele çalışmaları, Almanların çoğuna hiçbir şey ifade etmeyen kavramlar.
Bu tespit “Günlük hayatta ayrımcılık” adlı ADS’nin yaptırdığı bir araştırmaya“1 dayanıyor. Araştırmaya göre ankete katılanların sadece yüzde 23’ü ADS’in adını duymuş, sadece yüzde 34’ü ise Genel Eşit Muamele Kanunu’nun (AGG) ne olabileceği konusunda bir fikre sahip. Ki AGG dediğimiz yasa ayrımcılıkla mücadele çalışmalarının merkez dayanaklarından birini oluşturuyor.
Toplumun ilgisizliği sadece ADS ile sınırlı değil. Araştırmadan anladığımıza göre ayrımcılık ve eşit muamele konuları toplumun çoğunluğunu gerçek anlamda ilgilendirmiyor. Ankete katılanların sadece yüzde 15’i “ayrımcılıkla mücadele politikalarını gereksiz buluyorum” söylemini kararlılıkla reddediyor. Çoğunluk kendisinde bu konuda bir mağduriyet hissetmediyi için, ayrımcılığı engellemek sadece klişe yaklaşımlarla destekleniyor.
Özellikle gelenekçi kesim ve modern altsınıf, ayrımcılıktan korunma konusunda daha fazla reddedici bir tavır sergiliyor. Bu kesimlere “geleneksel marjinal gruplar” olarak algılanan göçmen kesimi, toplumsal kaynakların paylaşımı mücadelesinde istenmeyen rakip olarak algılanıyor. Bu grupların temsilcilerine göre sosyal mağduriyetleri nedeniyle asıl kendileri ayrımcılığa uğruyorlar ve bu “marjinal grup” olarak algılanan kesimlere devlet imtiyazlarına sahip olma ithamı ile karşılaşıyorlar.
Ayrımcılık yeteri kadar algılanmıyor
Ayrımcılığın algılanmasında yetersizliğin nedenleri ise çok katmanlı. Bazılarını Sinus Araştırması’nın sonuçlarında görebiliyoruz. Burada mağdur gruplara dikkatin çekilmesi medyada çok yer bulmaları ile bağlantılandırılıyor. Ancak burada bahsedilen grubun medya da herhangi bir şekilde yer alması yeterli değil, mağdur olarak yansıtılmaları gerekiyor.
En zor durumda olanlar ise toplumda genelde zaten önyargı ile karşılaşan gruplardır, yani özelde müslümanlar. Mesela toplumun genelinde “din” dendiği zaman akıllarıa ilk gelen “Islam” oluyor. Bu da ardından hemen dinî “fundamentalizm” ile ilintilendiriliyor. Daha sonrada bu kavramlardan medyada büyük oranda yer aldığı gibi şiddet ve “terör” akla geliyor. Buna ek olarak da toplumun genelinde dinin görünüre çıkan yanlarına karşı temelde bir önyargı mevcut. Toplumsal hayatın içinde görünür olan dini çabalar reddedilirken, “fundamentalizm” ve “fanatizm” ile bağdaştırılıyor. Son tahlilde dinlerin kendisi ayrımcı olarak algılanıyorlar ve “Her din veya dünya görüşü sadece kendisini kutsal saydığından, genel görüşe göre zorunlu olarak farklı inançlara ayrımcılık yapıyorlar” kabulunden yola çıkılıyor. Özellikle konu Islam olduğunda bunların yanısıra birde medyanın yansıttığı, sözde kadınları aşağılayan, baskıcı ve insan düşmanı din algısı da işin içine giriyor.
Ankete katılanların çoğunluğu bu nedenle “dinin aktif temsilcilerini ayrımcılığa karşı koruna sağlamanın” gerekli olmadığını düşünüyor. Dinin “temsilcisi” olmak için ise dinin kurallarını görünür bir şekilde yaşamak yeterli oluyor. Araştırmanın tespitleri bu açıdan düşündürücü: “Aydınlanmış bir topluma din konusunda yakışan tavır, Almanya’da insanların dinleri nedeniyle mağdur olduklarını, belli din mensuplarına (Müslüman, Yahudi, Yehova Şahidi) karşı güvensizlik olduğunu kabullenebilmek olmalıydı. Bu tutumun önündeki başlıca engeller ise gitgide büyümekte olan Islam düşmanı eğilimlerle, ankete katılanlarda da gözlemlenen din ve göçün birbirine karıştırılması ile bloke olmuş gibi gözüküyor.”
Ayrımcılıkla mücadelede toplumun desteği eksik
Avrupa Parlamentosu ayrımcılıkla mücadele yönergesini sertleştirici düzenlemeler yaptı. 2 Almanya’da Genel Eşit Muamele Kanunu’nun (AGG) yürürlüğe girmesine ve Ayrımcılıkla Mücadele Dairesi’nin (AGS) oluşturulmasına bu yönergenin ilk versiyonu sebep olmuştu. Bu açıdan bakıldığında siyasi anlamda ayrımcılıkla mücadelede bir şeyler yapılmaya başlandı, ancak bu çalışmalar toplumda çok az karşılık bulabilmiş durumda.
Toplumun sadece yüzde 15’inin eşit muamele taraftarı olması değil, yüzde 40’ının ise ayrımcılıkla mücadele politikalarını tamamen gereksiz görmesi durumuyla karşı karşıyayız. Şüphesiz toplumun bu tavrı ayrımcılıkla mücadele çalışmalarını bu alanda çalışanlar için zor bir konu haline getirmektedir. Özelliklede sivil toplum kuruluşları çalışmaları için karşılık bulmada ve gerekli olan toplumsal dikkati geliştirmede zorluklar yaşamaktalar. Uluslararası Af Örgütü 3 bu konuları sürekli dillendirmektedir. Insan Hakları ve ayrımcılık konularındaki çalışmaların etkili olması kamuoyunun ayrımcılık yapanlara karşı baskısı ise doğrudan bağlantılı bir husus. Ayrımcılık mağdurlarına gösterilen ilgi öyle gözüküyor ayrımcılığa mağruz kalanların yurtdışında yaşamaları şartına bağlı. Bu anlamda kendi gözünün önünde yaşananlara karşı yaygın bir ilgisizlik mevcut.
Diğer taraftan ayrımcılık konusunda hassas olanların eğitimli genç insanların olduğunu görüyoruz.
“Muhafazakârlar” ve “Gelenekçiler”den oluşan klasik yapı ayrımcılık konularına en kapalı kesimi oluşturuyor. Ankete katılanların hiçte azımsanmayacak kesimi ülkede kendilerini yani homoseksüel olmayan, göçmen kökenli olmayan ve sosyal yardımdan yaşamayan “kendi vatandaşlarını” mağdur edilenler olarak görüyor.
Göçmenler ve yabancılara yönelik hissi önyargılar bu toplumsal grupların dışlama ve ayrımcılık konularında neredeyse kör olmalarına neden oluyor. Söz konusu kesimde bu durum başka kökenden olan insanlara nefrete kadar gidebiliyor.
Eşit muameleye evet, ama sadece benim için
Araştırmanın sonuçlarına göre soyut olarak ayrımcılığın kendisi “fırsat eşitliği, sosyal huzur ve dayanışmaya dayanan kültürel değerler sistemimize aykırı olduğu için” adaletsiz ve reddedilmesi gereken bir şey olarak algılanıyor. Bu duyarlılık ise sadece kendi kültürlerine ve hayatlarına dâhil olmuş olarak algılanan insanlar ve gruplar ile sınırlı.
Göçmenler için, özelliklede Müslüman göçmenler için bunun ayrımcılıkla mücadele çalışmaları çerçevesinde üzücü sonuçları var. Bir yandan yabancı kökenleri nedeniyle onları toplumun büyük kesiminin gözünde bir rakip olarak gören hissi önyargılarla karşı karşıyalar, diğer taraftan dini mensubiyetleri nedeniyle özgürlükler bağlamında “suçlu” görülerek, genel zan altında bırakılıyorlar. Medyada Müslümanların namus cinayetleri, kadına kötü muamele ve terör bağlamında gösteren genelleyici yaklaşımlar, Müslümanların ayrımcılık mağduru olamayacakları tasavvurunu kamuoyunda pekiştiriyor.
Şu halde din bağlamındaki ayrımcılıklara karşı yapıcı bir ayrımcılıkla mücadele çalışması için gerçekci bir alan varmı? Bu sorunun çözümü ilk etapda toplumun çoğunluğuna ulaşabilmek için gerekli kanallardan mahrum göçmenlerin faaliyet alanına girmemektedir. Bu sorunların çözümü toplumun merkezindeki aktörlerin bahsettiğimiz basmakalıp yargılardan vazgeçip, düşünce ve algılarındaki önyargıları aşarak, “yabancılarla” ilişkilerinde açık olmaya ne kadar hazır oldukları ile bağlantılıdır.
Aksi halde ayrımcılıkla mücadele politikası sözde kalmanın ötesine geçemeyecekti
Kaynaklar:
- www.antidiskriminierungsstelle.de/bmfsfj/generator/ADS/root,did= 121488.html
- http://www.igmg.de/tr/haberler/yazi/avrupa-parlamentosu-ayr-mc-l-kla-muecadele-yoenergesini-sertle-tirdi.html
- http://www.amnesty.de/kampagnen-und-aktionen











