Berlin entegrasyon araştırmasının kamuoyu etkileri

ekrem-senol.jpgYarışma tertip eden bir öğretmen düşünelim. Bunun için beşten onuncu sınıfa kadar sınıflardan birer erkek ve birer kız öğrenci seçsin. Öğretmenin bu yarışmayla, öğrencileri, disiplin, 100 metre koşusu ve Ingilizce kelime bilgisi konularında yarıştırmak ve sonunda da not vermek istediğini farzedelim.

Öğretmenin, yarışma başlamadan önce, erkeklerin kız öğrencilere oranla, farklı beden yapısına sahip olmaları nedeniyle sporda niçin daha başarılı olacaklarını veya üstsınıflardan öğrencilerin daha küçük olanlara oranla matematik ve ingilizcede niçin daha iyi olacaklarını detaylı bir şekilde açıkladığını düşünelim.

Sonunda yarışma başlıyor. Matematik ve ingilizcede onuncu sınıf öğrencilerinin 100 puan, dokuzuncu sınıf öğrencilerinin 90 puan aldığını düşünelim. Sporda ise, kısmen kesişmeler olsa da erkekler, kızlardan daha iyi sonuç alıyorlar.

Sıra not verme işlemine geliyor. Sözde adaletli bir sistem geliştirmek adına öğretmen, 1’den altıya kadar yani, “pekiyi”den, “başarısız”a kadar bir not sistemi belirliyor. Spor, matematik ve ingilizcedeki başarılarına göre üst sınıflardaki öğrenciler, küçük sınıflardaki öğrencilerden daha iyi notlar alıyorlar.

Öğrencilerin notlarını toplayan öğretmen sonra onları üçe bölüyor. Onuncu sınıftan Marco, matematik ve ingilizcede zayıf olmasına rağmen sporda elde ettiği başarıdan dolayı yarışmanın en iyisi oluyor. Beşinci sınıftan yarışmaya katılan küçük Anja ise yarışmanın en kötüsü oluyor. Anja, özellikle 100 metre koşuda en kötü notu almış oluyor.

Yarışma bittikten sonra öğretmen yarışmanın sonuçlarını Öğrenci Gazetesi’nin redaksiyonuna veriyor. Haber, Öğrenci Gazetesi’nin yeni sayısında “5 B sınıfından Anja okulun en kötüsü” başlığı ile yayınlanıyor.

Gazetedeki haberden dolayı okul hevesi kırılan Anja’yı diğer öğrenciler alaya almaya başlıyorlar. Okulda her buldukları yere “Anja okulun en kötüsü” yazılarını yazıyorlar ki duymayan kalmasın. Çoğu öğretmen de yarışmanın sonuçlarını çok ilginç bulurken, sonuçların ne yapılması gerektiği ve hangi öğrencilerin daha fazla desteklenmesi konusunda yol gösterici olduğunu düşünüyorlar.

Anja’nın ailesi, okulda kızlarına yönelik oluşan bu havadan haberdar olduktan sonra öğretmenine şikâyette bulunuyorlar. Öğretmen ise, öğrencilerin farklı şartlar altında yarışmaya katıldıkları konusunda açıklamalarda bulunduğunu, ayrıca temel nedenlerin yarışmanın sonuçlarına yansımadığını belirterek, son tahlilde bunun, belli bir anı gösteren istatistik bir değerlendirme olduğunu söyleyerek kendisini savunuyor.

Saçma ve imkânsız olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz!

Bundan birkaç hafta önce Almanya’da yaşananın bundan farklı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Berlin Toplum ve Gelişim Enstitüsü’nün yirmi gösterge ile hangi göçmen grubunun en iyi entegre olduğunu tespit etmeye çalıştığı araştırmadan bahsediyoruz. Entegre derecesini ölçmek için, örneğin, kanun yolu ile Alman vatandaşlığını alan muhacirler ile Türkler ve diğer göçmen gruplar karşılaştırılırken, muhacirler en iyi notu, Türkler daha kötü not aldılar. Farklı şartlar altında bulunmaları nedeniyle doğrudan karşılaştırmaya uygun olmayan daha birçok gösterge değerlendirildi, toplandı ve diğer göstergeler ile sayısal olarak bölündü.

Araştırmanın sonuçları ise Spiegel dergisinin 5/2009 baskısının 32. sayfasında “Her zaman yabancı” başlığı ile verilirken, “öncelikle Türklerin” kaybedenler arasında yer aldığı biçiminde yansıtıldı. Ondan birkaç gün önce (24.01.2009) Spiegel Online’da “Türkler açık ara farkla en kötü entegre olanlar arasında” başlığıyla yayınlanmıştı. Sonrasında ise tüm basının benzer söylemleri devam ettirdiğini biliyoruz.

Örneğin Die Welt gazetesi (26.01.2009) “Türkler niçin entegrasyona yanaşmıyor” başlığı ile çıkarken, FAZ`da araştırma sonuçlarını “En büyük açık Türklerde” başlığıyla verdi.

Devam eden günlerde Islam bilimciler ve göçmen organizasyonları, araştırmanın noksanlarını dile getiren açıklamalarda bulundular. Alman basınında ise, gelen “tepkilere” (Süddeutsche Zeitung-27.01.2009) şaşırıldığını belirten yazılar yayınlandı. Frankfurter Rundschau gazetesi “Türkler kendilerini savuyor” başlığını atarken, Berlin Enstitüsü de araştırmasını savundu ve araştırmanın sonuçlarının sadece küçük bir değerlendirme olduğunu, değerlendirme sonuçlarında, muhtemel sebeplerin yer almadığını açıkladı.

Tüm bunlar bir yana, araştırma sonuçları Alman kamuoyunu Türkler aleyhine olacak şekilde günlerce meşgul etti. Her seviyeden politikacı bir şeyler söyledi: Angela Merkel’den tutun da, partilerin ilçe başkan yardımcılarına kadar hepsi, araştırmanın sonuçlarını ilginç ve bilgilendirici bulduklarını açıkladılar.

Bu hikayenin anlamı kendisini en açık şekilde, beşinci sınıf öğrencisi küçük Anja örneğinde ele veriyor. Eşit olmayan şartların, eşit olmayan sonuçlara neden olacağı baştan bilinmesine rağmen, küçük Anja haksız yere kaybeden olarak kamuoyuna ilan ediliyor.

Örneğimiz entegrasyon ülkesi olan Almanya’nın, ne durumda olduğunu gösteriyor. Göçmenler, her fırsatta kaybeden, entegrasyona isteksiz veya kötü entegre oluyorlar şeklinde lanse ediliyor. Bu tür yargılar, sözde araştırmalara veya hatta şahsî fikirlere bile dayandırılabiliyor. Sonra önemli konularda susulmaması gerekir denerek, kendilerini haklı çıkarmaya çalışıyorlar. Ancak, buna benzer açık seçik karalamaların, göçmenler üzerinde ne tür etkilerinin olduğu hiçbir zaman dikkate alınmıyor.

Küçük Anja’nın durumunun entegrasyon araştırmasının sözüm ona “kaybedenlerine – Türklere – uyarlanması bu noktada hiç de gerekli değil. Açıkça yapılan karalamaların, Türkler üzerindeki etkileri düşünmek gerekiyor: Türkler, motivasyonlarını kaybediyorlar. Almanya’nın ise, bunu kaldırıp kaldıramayacağı iyi düşünülmeli.

Önemli toplumsal konuların konuşulma ve gündeme getirilme gerekliliği tabiî ki tartışılmaz. Özellikle de sorunlar, nereden kaynaklanıyorsa, bunun sebebleri tartışılmalıdır. Ancak, bu tartışma yapılırken, objektiflik, doğruluk ve samimiyet gibi özellikler olmazsa olmazlar arasında yer alıyor.

Berlin Enstitüsü’nün yaptığı “Araştırma”dan genel sonuçlar çıkarmanın uygun olmadığı gün gibi açık. Zira tek tek göstergeler, sadece bir an ile ilgili bilgi verebiliyor. Bu anlamda – medya bunu yapamasa da– sorumlu politikacılar, böylesine hassas bir konuda en azından kendilerini geri çekebilmeyi bilmeliydi. Ama ne yazık ki, politikacılar da, küçük Anja’nın okul arkadaşları gibi duvarlara bir şeyler yazmayı tercih ettiler.

Dünyanın Çivisi Çıktı! Dünyanın Çivisi Çıktı!

Sevgili dostlar! Dünyada artık pekçok şeyi anlamakta oldukça zorlanır olduk. Dünyada mazlumun dini de, dili de, ırkı da sorulmaz ilkesi genel geçer bir kaidedir. Artık mazluma yardım eden suçlu ama zulüm uygulayan zalim ise haklı... [Devam oku...]