Davetsiz Misafir

İslam ve ÖğrenimKara bir bulut sardı başımı bugün bu kara haberle birlikte. Içimde kıpırdayan o tatlı heyecan yerini acı mı acı bir duyguya bıraktı. Oysa ki davetli sanmıştım kendimi Rabbimin evine. Yerimdi, yurdumdu çünkü şehirlerin annesi Mekke. Aşkım büyüdü büyüdü, doruklara ulaştı. Bir de sandım ki Hacer’ül Esved’le nikahım vardı. Gelinliğimdi Kabe’ye benzeyen siyah, yaldızlı elbisem. Sana layık olsun diye ovdum Allah’ım üzerindeki  lekeleri, tıpkı kirli kalbim gibi. En  güzel halimle gitmeliydim düğünüme. Masmavi göklerde süzülen  bembeyaz bulutlardan daha da  nazlıca süzülmeyi ahdetmiştim.

“Dur” dedi Rabbim bana. “Vuslat vakti gelmedi henüz”.  Her zaman usulca kulağıma fısıldayan Rabbim niye bu kadar yüksek sesle haykırmıştı ki? Dağ gibi  engeller ortadan kalkmıştı da, şeffaf bir engeli aşamamıştım. Bir  sebebi olmalıydı bunun. Elbette  ki vardı her şeyin olduğu gibi. Sebebi suçlarımdı, amellerimdi. Geriye dönüp bir bakıverince gördüm henüz bu kavuşmayı haketmediğimi.

Kalbime dokundum, sıcaktı. Ama yanmıyordu ateşler gibi. Gözlerime baktım, nemliydi. Ama  akmıyordu seller gibi. Dilime bakınca gördüm, aslında dost bildiğini yeterince zikretmediğini.  Ayaklarım koşacak kadar atik değilmiş meğer, dizlerimde ise hiç mi hiç derman yok. Güllerin kokusunu niye alamıyor ki burnum içine çektiği halde?

Yine de koca bir hasret birikmiş şu küçük yüreğimde. Davet kartımı elimden çektiklerinde  sanki ateşi küllenmiş kalbime bir üfürüverdi Yaradan. Tutuşuverdi  aniden kenardan kenardan. Önünü  kesemediğim gözyaşlarım, susturamadığım hıçkırıklarım, zaptedemediğim ızdırabım savaş açmıştı  bana. Savaşamadım. Dermansızdım. Sadece hayallerime sarıldım.

Güçsüzdüm. Güç, bileğini  bükmekti imtihanların. Sabırsızdım. Sabır, “acımadı ki!” diyebilmekti değen taşlara. Umutsuzdum. Umut, el uzatmaktı parıldayan her ışığa. Affını ummak Allah’tan, her defasında yüzsüzce  çıkmaktı karşısına. Ve pişkince…

Kenarda bekliyordu valizim  sabırsızca ve şişkince. Koca bir  demet sevgi toplamıştım aşık gönüllerden. Koca bir buket de dua  dostların dillerinden. Bir çift hatim, binbir yakarış haykırıyor derinden. Umutlar müşterekti. Karanlık mekanlardan, aydınlığa ermekti. Kurumuş yürekleri, Ravzada yeşertmekti.

Bir küçük beyaz kağıda  “AKABE” yazdım. “NUR DAĞI” yazdım. “HUDEYBIYE” yazdım.  Kıpkırmızı nazlı gülünü, yemyeşil  yaprağının altına saklayan MESCID’I NEBI ile buluşacaktım.   Elele tutuşup raksetmekti umudum HACER’ÜL ESVED’LE. Gözlerimi yumup, sadece dönmek, dua ile, aşk ile, zevk ile. Soluyarak akşamın serinliğinde mis  gibi gül kokularını.

“Dur” dedi Rabbim. “Elindekiyle yetin”. Rahlemin üstündeydi  Nur Dağı. Tırmanmalıydım. Galiba Akabe ayağımı bastığım her  yerdi. Hudeybiye Rabbimin “Dur!” dediği yerdi. Hudeybiye’den öteye geçiş yoktu bu sene  bana. Bağrıma taş, yarama tuz basarak geri dönmek gelirdi ancak  elimden. Ilahi emre itaat düşerdi  ancak bana.

Güzel Rabbim, işittim, itaat  ettim! Söyler misin, ne zaman  gerçekleşir benim fethim?

Dünyanın Çivisi Çıktı! Dünyanın Çivisi Çıktı!

Sevgili dostlar! Dünyada artık pekçok şeyi anlamakta oldukça zorlanır olduk. Dünyada mazlumun dini de, dili de, ırkı da sorulmaz ilkesi genel geçer bir kaidedir. Artık mazluma yardım eden suçlu ama zulüm uygulayan zalim ise haklı... [Devam oku...]