Davetsiz Misafir
Yazar Kasım 2009 Sayi 40, Şengül Uslu
Kara bir bulut sardı başımı bugün bu kara haberle birlikte. Içimde kıpırdayan o tatlı heyecan yerini acı mı acı bir duyguya bıraktı. Oysa ki davetli sanmıştım kendimi Rabbimin evine. Yerimdi, yurdumdu çünkü şehirlerin annesi Mekke. Aşkım büyüdü büyüdü, doruklara ulaştı. Bir de sandım ki Hacer’ül Esved’le nikahım vardı. Gelinliğimdi Kabe’ye benzeyen siyah, yaldızlı elbisem. Sana layık olsun diye ovdum Allah’ım üzerindeki lekeleri, tıpkı kirli kalbim gibi. En güzel halimle gitmeliydim düğünüme. Masmavi göklerde süzülen bembeyaz bulutlardan daha da nazlıca süzülmeyi ahdetmiştim.
“Dur” dedi Rabbim bana. “Vuslat vakti gelmedi henüz”. Her zaman usulca kulağıma fısıldayan Rabbim niye bu kadar yüksek sesle haykırmıştı ki? Dağ gibi engeller ortadan kalkmıştı da, şeffaf bir engeli aşamamıştım. Bir sebebi olmalıydı bunun. Elbette ki vardı her şeyin olduğu gibi. Sebebi suçlarımdı, amellerimdi. Geriye dönüp bir bakıverince gördüm henüz bu kavuşmayı haketmediğimi.
Kalbime dokundum, sıcaktı. Ama yanmıyordu ateşler gibi. Gözlerime baktım, nemliydi. Ama akmıyordu seller gibi. Dilime bakınca gördüm, aslında dost bildiğini yeterince zikretmediğini. Ayaklarım koşacak kadar atik değilmiş meğer, dizlerimde ise hiç mi hiç derman yok. Güllerin kokusunu niye alamıyor ki burnum içine çektiği halde?
Yine de koca bir hasret birikmiş şu küçük yüreğimde. Davet kartımı elimden çektiklerinde sanki ateşi küllenmiş kalbime bir üfürüverdi Yaradan. Tutuşuverdi aniden kenardan kenardan. Önünü kesemediğim gözyaşlarım, susturamadığım hıçkırıklarım, zaptedemediğim ızdırabım savaş açmıştı bana. Savaşamadım. Dermansızdım. Sadece hayallerime sarıldım.
Güçsüzdüm. Güç, bileğini bükmekti imtihanların. Sabırsızdım. Sabır, “acımadı ki!” diyebilmekti değen taşlara. Umutsuzdum. Umut, el uzatmaktı parıldayan her ışığa. Affını ummak Allah’tan, her defasında yüzsüzce çıkmaktı karşısına. Ve pişkince…
Kenarda bekliyordu valizim sabırsızca ve şişkince. Koca bir demet sevgi toplamıştım aşık gönüllerden. Koca bir buket de dua dostların dillerinden. Bir çift hatim, binbir yakarış haykırıyor derinden. Umutlar müşterekti. Karanlık mekanlardan, aydınlığa ermekti. Kurumuş yürekleri, Ravzada yeşertmekti.
Bir küçük beyaz kağıda “AKABE” yazdım. “NUR DAĞI” yazdım. “HUDEYBIYE” yazdım. Kıpkırmızı nazlı gülünü, yemyeşil yaprağının altına saklayan MESCID’I NEBI ile buluşacaktım. Elele tutuşup raksetmekti umudum HACER’ÜL ESVED’LE. Gözlerimi yumup, sadece dönmek, dua ile, aşk ile, zevk ile. Soluyarak akşamın serinliğinde mis gibi gül kokularını.
“Dur” dedi Rabbim. “Elindekiyle yetin”. Rahlemin üstündeydi Nur Dağı. Tırmanmalıydım. Galiba Akabe ayağımı bastığım her yerdi. Hudeybiye Rabbimin “Dur!” dediği yerdi. Hudeybiye’den öteye geçiş yoktu bu sene bana. Bağrıma taş, yarama tuz basarak geri dönmek gelirdi ancak elimden. Ilahi emre itaat düşerdi ancak bana.
Güzel Rabbim, işittim, itaat ettim! Söyler misin, ne zaman gerçekleşir benim fethim?

