Gerçeği çarpıtan entegrasyon araştırması
Yazar Mart 2009 Sayi 33, Ünal Koyuncu
Almanya’da uygulanan göç ve entegrasyon politikaları sosyal demokrat-yeşiller koalisyon hükümetinin 1998 yılında iktidara gelmesiyle birlikte yeni bir aşamaya girdi. Ülkenin göç politikaları tarihinde dönüm noktasını teşkil eden yeni göç yasası bu aşamada kabul edildi. Bir önceki yasal düzenleme yabancılar politikasını belirlerken, yeni kanuni düzenleme bu alanla birlikte göçmenler politikasını da hukuki zemine oturttu. Entegrasyon politikalarının kanunlaşmasıyla birlikte göçmenlerin uyumunu teşvik, devlet politikası olma vasfını kazandı. 2005 yılında hükümet ortağı olan Hristiyan Demokratlar göç ve entegrasyon politikalarına egemen kanat olarak sembolik düzeyde entegrasyon zirvelerinin icra edilmesini ve ulusal entegrasyon planının taslak haline getirilmesini sağladı. Bu arada entegrasyon kursları ve dil testleri giderek yaygınlaşarak entegrasyon siyasetinde dominant unsur haline geldi. Diğer taraftan, hükümet tarafından üretilen entegrasyon politikalarının başarısını ölçme ihtiyacı hasıl oldu. Yapılan masraf ve icraatların hedefine ulaşıp ulaşmadığı, göçmenlerin uyumunu teşvik edip etmediği sorusunu bilimsel olarak cevaplayan yöntemin eksikliği tespit edildi ki, bugüne kadar, entegrasyon politikalarının başarısını neye göre ölçeceğiz sorusuna, hakkında kamuoyunda uzlaşı sağlanmış bir cevap hala verilmemiştir.
Berlin Enstütüsü tarafından yapılan ‘‘Kullanılmamış Potansiyeller’’ (Berlin Institut für Bevölkerung und Entwicklung: Ungenutzte Potenziale. Zur Lage der Integration in Deutschland.) başlıklı entegrasyon araştırması tamda bu noktada bir boşluğu doldurma iddiasıyla ortaya çıktı. Fakat bu alandaki boşluğu doldurmaktan ziyade göçmenler siyasetinde farklı perpektife sahip kutupların arasını açmaya yaradı. Çokça tartışılan fakat yaşanan sıkıntıları aşmada pekde yapıcı katkıda bulun(a)mayacak olan araştırmada ülkede yaşayan göçmenler bağlamında dikkaki çeken hususlara burada kısaca değinmeye çalışacağız.
Araştırmanın içeriği
hakkında
Araştırmada öncelikle “göç kökenlilik” (Migrationshintergrund) ve “başarılı entegrasyon” (erfolgreiche Integration) kavramlarına açıklık getirilmekte, Almanya’daki göç tarihine ilişkin bilgiler sunulmaktadır. Ardından, araştırmanın asıl konusu olan göçmenlerin entegre olmuşluk durumunu tespite geçilmektedir. Berlin Enstitüsü araştırmacıları burada, göçmenleri bir bütün olarak değil, gruplara ayırarak ele almaktadır. Göçmenler, geldikleri coğrafi bölge göz önünde bulundurularak sınıflandırılır ki, böylelikle Afrika, Orta Doğu, Uzak Doğu, eski Yugoslavya, Güney Avrupa ve AB-25 grupları olmak üzere toplam sekiz grup arasında kıyas yapma imkanı oluşur. Türkiye kökenliler araştırmada, sayısal çokluktan dolayı ayrı bir kategori olarak yer almaktadır. Bu kategorilendirme yapılırken niçin bu tipte bir gruplandırmaya gidildiği sorusuna tutarlı bir cevap verilmemektedir. Gruplandırma gerekçesinin sadece nüfus yoğunluğu ile ilişkilendirilmesi, özelliklede grupların birbirleriyle kıyaslanması hedefi göz önünde tutulduğunda, yetersizdir. Farklı tarihi koşullar, değişik sosyal şartlar ve kültürel arkaplan nedeniyle birbirinden farklılık arzeden grupların temelde aynıymış gibi “bilimsel çerçevede’’ birbiriyle kıyaslanması, özelliklede ülkeyi yöneten siyasilere yanlış reçeteler sunacağından, toplumsal çatışmayı artırıcı katkılarda bulunacaktır.
Çalışmanın ikinci önemli ayağı, göçmen grupların Almanya’ya entegre olmuşluk derecesini belirlemede yardımcı olan göstergelerdir. Bunlar sırasıyla asimilasyon alanında Alman vatandaşlığı ve çift kültürlü evlilik; eğitim alanında diplomasız kişiler, liseli, yüksek okul-üniversite mezunu ve akademisyenler; iş hayatı alanında işsizlik oranı, işci oranı, gençlerde işsizlik oranı, ev hanımı, serbest meslek, kamusal hizmet sektöründe çalışanlar, güven duyulan meslek sahipleri; ve son olarak ekonomik güvence alanında kamu yardımından faydalananlar ile bireysel gelir başlıklarıdır. Bu kategoriye giren kişilerin göçmen gruplar arasındaki oranı, araştırmaya göre, o grubun başarısını veya başarısızlığını göstermektedir. Bunlara ek olarak Alman vatandaşlığı, çiftkültürlü evlilik, yüksek okul-üniversite diplomasına sahip, işsizlik, kamu yardımından faydalananlar başlıkları ayrıca, dinamik faktörler olarak grupların uyum başarısını geleceğe yönelik hesaplama için dinamik göstergeler olarak incelenmektedir.
Araştırmada önemli olan diğer husus, 2005 yılı nüfus araştırması (Mikrozensus 2005) verilerinin kullanılmış olmasıdır. Mikrozensus ismiyle tanınan ve Almanya nüfusu hakkında bilgiler sunan genel nüfus araştırması, federal ve eyalet istatistik dairelerinin ülke nüfusu hakkında kapsamlı bilgi toplama maksadıyla yaptıkları araştırmadır. Bu genel araştırma çerçevesinde toplam nüfusun yüzde biri, yani sekizyüz bin kişi üzerinde anket yapılır. 2005 yılı Mikrozensus araştırmasının özelliği, vatandaşları ilk defa göç kökeni üzerinden ayırmasıdır. Berlin Enstitüsü’nün entegrasyon araştırmasında, göç kökenli vatandaşlar hakkında elde edilen Mikrozensus verileri, göçmenlerin geldikleri sekiz bölge kökenine göre incelemeye tabi tutulur. Göçmenlerin entegre olmuşluk derecesini belirlemede yardımcı olan yukarıda değindiğimiz göstergelerin yüzdelik oranları tespit edilir. Yüzdelik oranların tespiti, sayıların kullanılmasını ve bununla birlikte sosyal hayatı etkileyen diğer unsurların göz ardı edilmesini beraberinde getirir.
Kıyaslamalardaki tutarsızlık
Sayısal metodun kullanılmasında, sosyal araştırma metodları dalında kadim bir sorun teşkil eden kantitatif metodun sosyal problemleri izahta yetersizliği meselesini görmekteyiz. Sosyal araştırma metodu olarak kullanılan araştırma teknikleri temelde ikiye ayrılır. Bunlardan ilki, araştırma nesnesini sayısal verilere dayanarak araştıran kantitatif (nicelik) yöntem; ikincisi, verileri yorumsalcı bir yaklaşımla anlamaya çalışan kalitatif (nitelik) metoddur. Kalitatif yöntemde önemli olan, araştırma nesnesini etkileyen tarih, bağlam ve diğer nesnelerle etkileşim gibi faktörleri hesaba katarak onu anlamaya ve izah etmeye çalışmaktır. Matematiğin sosyal bilimlerde kullanılması anlamına gelen kantitatif yöntemdeyse sosyal nesne sayılara dökülür ki, bu alanın en belirgin örneğini her ülkede var olan istatistik kurumlarının ortaya koyduğu ürünler yansıtır. Bu metodun eleştirilen tarafı, sayılarla açıklanan nesnenin oluşumunda arkaplanda yatan nedenler üzerinde durmamasıdır.
Nedenleri izah eksikliğini ‘‘Kullanılmamış Potansiyeller’’ araştırmasında görmekteyiz. Farklı göçmen grupların bir çok faktöre dayanan entegrasyon çabalarının sayılara indirgenerek birbiriyle kıyaslanması, bir takım tutarsız sonuçlara götürmektedir. Yapılan yanlışlıklara örnek olması açısından son olarak iki noktaya değinebiliriz. Araştırmada entegrasyon başarısını gösteren faktörlar arasında ilk sırada ‘‘Alman vatandaşlığı’’ oranı yer almaktadır. Bu kategoride birinci sırayı eski Sovyetler Birliği kökenli muhacirler (Aussiedler) alırken sonuncu sırada Güney Avrupa kökenli göçmenler gelmektedir. Halbuki muhacirler yasal olarak zaten Alman vatandaşıdırlar, dolayısıyla entegrasyonda başarılı olmak için Alman vatandaşlığına geçmek gibi bir zorunlulukları yoktur. Buna karşın diğer göçmen gruplarda aksi durum geçerlidir. Onlar, Alman vatandaşlığına başvurmak ve vatandaş olma prosedürüne uymak zorundadırlar. Şimdi burada sorulması gereken soru, farklı hukuki statülere sahip olan grupların birbirleriyle ne kadar kıyaslanabileceğidir. Aynı çelişki, Türkiye kökenli göçmenlerin, kökenleri Avrupa Birliği ülkelerine dayanan gruplarla kıyaslanmasında da geçerlidir. Zira her iki grupta da farklı hukuki şartlar sözkonusudur. Türkiye kökenli göçmenler Alman vatandaşlığına geçişte Türk vatandaşlığını vermekle mükellefken, bu mükellefiyet Avrupa Birliği vatandaşları için söz konusu değildir. Aynı şekilde, araştırmanın tutarsızlığını eğitim alanında yapılan kıyaslarda da görmek mümkündür. Kökenleri Avrupa Birliği ülkelerine dayanan diplomasız, liseli, yüksek okul-üniversite mezunu ve akademisyen göçmenlerin oranı birinci sırada yer alırken Türkiye kökenli göçmenler eğitim alanında son sıradadır. Istatistik verilerinden elde edilen sonuç budur. Fakat istatistiklere yansımayan, araştırmanın gözleme dayanması için araştırmacıların masa başından kalkarak araştırma sahasına girmeleri, Alman eğitim sisteminde varlığı inkar edilmeyen kurumsal ayrımcılığı göz önünde bulundurmaları gerekir. Fakat, araştırmada bu durum söz konusu değildir.
Aynı coğrafi zemini paylaşan gruplar arasında toplumsal bütünlüğü sağlamak siyasi ve kamusal bir görevdir. Toplumu inceleyen araştırmalar, bu siyasi görevin sağlıklı bir şekilde yerine getirilmesinde ortaya koydukları bilgi ile katkıda bulunurlar. Bu katkı, yapıcı olabileceği gibi realiteyi çarpıtan bir yönde de olabilir. Son Berlin-Enstitüsü araştırması göçmenlerin entegrasyon meselesini malesef çarpıtmıştır.

