Göçmen Türkün Çağdaşlık Meselesi
Yazar Haziran 2009 Sayi 36, Mahmut Askar
Önce meselemizin adını koyalım: Bir millet kadar bir azınlık toplumu da, şayet çağdaşlaşma sürecine ayak uyduramıyor, çağdaş gelişmelere intibak sağlayamıyorsa mesele orada başlar. Aslında bu yazının başlığı, “Kendi Modernitesini Yaratamayan Batı Avrupa Türkleri” olmalıydı. “Modernite”, konuyla ilgili epeyce teknik ve biraz da akademik bir kavram olmasından dolayı onun yerine ‘çağdaşlaşma’yı tercih ettik.
Biz millet olarak muasırlaşma, çağdaşlaşma, medenileşme ve modernleşme gibi kavramları çok duyarız ve eşanlamlı kullandığımız bu ve benzeri sözcükler düşünce hayatımızdan eksik olmazlar. Bir de bunlara ilaveten, çağı yakalama, çağ atlama, çağlarüstü sıçrama söylemleri, bir gayeyi, varılması gereken bir hedefi veya telafi edilmesi şart olan bir eksiğimizi de böylece açığa çıkarmış olur. Hâlâ arkasında ağır aksak gittiğimiz çağı yakalamış olsaydık; bir hedefi tutturmayı, bir seviyeye varmayı çağrıştıran bu kavramlar şimdiki kadar günlük lügâtımızda olmayacaktı.
Anavatandan kıta Avrupa’sının batı yakasına, yani göçmen Türklerin yoğun olarak yaşadıkları ülkelere bir göz atalım: Başta Almanya olmak üzere, Hollanda, Avusturya, Isviçre ve Belçika gibi ülkelerde yerli halka kıyasla eğitim seviyemiz son derece düşük, işsizlik oranı yüksek, kriminel olaylarda endişe verici bir artış ve gelişmeler karşısında hazırlıksız yakalanmanın beraberinde getirdiği sosyal, kültürel ve psikolojik problemler… Göçmen Türk aile yapısında tedbiri alınmazsa, ocağı yıkacak noktaya doğru ilerleyen ürkütücü çatlaklıklar, nesillerarası diyalog kopukluğu gibi içdünyamızı meşgul eden meselelerimiz kadar, bazen kılık-kıyafetimiz, bazen hâl ve hareketimiz ve bütün bunların üstünde, kültürel farklılığımızdan dolayı dışdünyamızla olan ihtilaflarımız…
Hoşgörmek veya görmemek
Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar, “Mümtaz Turhan” adını taşıyan eserinde Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk kuşak mümtaz ilim adamlarından olan Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ı anlattığı kitabın sonuna doğru hocanın bir hatıratına yer vermiş: “Onyedi yıl Türkiye’de kalan bir Alman profesörünün oğlu burada tıp öğrenimi görmüş, savaştan sonra ülkesine dönmüştü. Burada kaldığı sürece ülkesini çok özlemiş ve bir an önce dönmeyi istemişti. Alman hükümeti kendisine gayet iyi bir imkân sağlamıştı ve görevinden memnundu. Fakat aradan uzun bir zaman geçmeden bir gün babasını çok düşünceli görmüş, sebebini sormuştum.
-Oğlum bütün ısrarlarıma rağmen buraya dönmek istiyor, Almanya’da yaşayamayacağını yazıyor.
Peki dedim, oğlunuzu buraya çeken ve Almanya’da bulamadığı şey nedir?
-Höşgörü dedi, hoşgörü.” (s. 159-160)
Biz de konumuza tersinden bir giriş yaparak, uzun yıllarını Almanya’da geçirmiş, hatta burada doğup büyümüş herhangi bir Türk’e, “Dünyanın en ileri sanayi ülkelerinin birinde olmana rağmen, seni burada huzursuz eden nedir, niye gözün hep Türkiye’de?” türünden bir soru sorsak, o da herhalde şu cevabı verir:
-Hoşgörüsüzlük, hoşgörüsüzlük!..
Buna isterseniz, Almanya Türkleri arasında abartılmış bir yaygın kanaat deyin, isterseniz durum tesbiti deyin… Neresinden bakarsanız bakın; özllikle Almanya Türklerinin genel ruh hâli bu minval üzredir. Ve en azından öyle hissedilen veya algılanan şartlara rağmen Batı Avrupa Türkleri içinde bulundukları sosyal ve kültürel şartları iyi tahlil ederek kendi modernitelerini, yani asrileşme/çağdaşlaşma projelerini hayata geçirmelidirler.
Yol haritamız
Böyle bir “Proje” var mı diye soranlara da, postmodern çağı bile neredeyse geride bıraktık, sen neden bahsediyorsun, diyenlere de anlayışla kulak kabartıyor ama özel bir cevap vermiyoruz.. Içimizden bazılarının aklından; “Medeniyetin göbeğinde yaşayan bizler çağdaş değil miyiz?” gibisinden sorular da geçebilir. Akla gelebilecek bu ve benzeri soruların cevabını konumuzun ilerleyen bölümleri içinde bulabileceğinizi umuyoruz.
-Maddî imkânları çok sınırlı olan grup/cemiyet/cemaat veya azınlıkların sosyal hayat içinde aktif, belirleyici, yönlendirici görevler üstlenmeleri, böylesi görevlere talip olmaları, diğerlerine kıyasla çok cılız ve sönük kalır.
-Varlıklı olanların da yaşadıkları ülkenin resmî dilini konuşmakta sıkıntıları varsa; o kişi veya grupların yerli toplumla entegre olma, sosyal hayatın içinde aktif görevler üstlenerek kendilerinden söz ettirme şansları yok gibidir.
-Şayet sözkonusu şahıs, grup veya azınlıkların refah düzeyi kadar yerli-çoğulcu toplumun diline hâkimiyet konusunda da bir sıkntıları yok ama; temsil ettikleri azınlığı kimlik (kültürel değerler) bazında layıkıyla ve hakkıyla temsil edemiyorlarsa, göç ettikleri ülkenin resmî, gayriresmî mercileri ve kamuoyuyla olan ihtilafların, istismarların ve kafa karışıklığının ardı arkası kesilmez.
-Yukarıda sıralamaya çalıştığımız eksikliklerini gidermiş bir azınlık toplumu, yerleştiği ülkeyi değerler bazında yeterince tanımıyorsa, kendi değerlerinin yerli toplum tarafından kabul noktasında ondan daha fazla dışlanmaya maruz kalır.
Bununla gerçi ideal bir azınlık toplumu çerçevesi çizmiş oluyoruz fakat sözkonusu kitleyi belirlenen hedefe taşıyacak olan, o toplumun elitidir. Bu yazının kaleme alındığı günlerde Almanya, Navid Kermani merkezli bir entelektüel depremle sallanıyordu. (Daha fazla bilgi için; “Bir Ödül, Bir Olay, Bir Şahıs: Navid Kermani”/M. Aşkar)
Elitiniz yoksa…
Navid Kermani, Şark kültürüne haiz olduğu kadar Garp’ı da biliyor. Navid Kermani Almanca yazdığı makaleleri ve kitaplarıyla, Alman medyasının önde gelen gazetelerinin de teyit ettikleri gibi, bu ülkenin müslüman kimlikli önde gelen düşünürlerindendir. Avrupa’daki müslüman göçmenlerin sosyo-kültürel meseleleriyle ilgili her önemli toplantı, konferans ve platform ortamlarında ilk akla gelen ve fikirlerine başvurulan isim, Mısır kökenli Isviçre’li Prof. Tarık Ramazan’dır. Sadece Almanya’da Türkiye kökenli göçmenler olarak üç milyona yakın bir nüfusa sahip olduğumuzla övünüyoruz fakat içimizden bir Navid Kermani, bir Tarık Ramazan henüz daha çıkaramadık. Almanya’da olduğu gibi diğer Batı Avrupa ülkelerinde de çeşitli sanat dallarında, edebiyatta, medyada ve hatta siyasette belli yerlere alnının akıyla gelen Türk kökenli değerler vardır. Içlerinde istisnalar olmakla birlikte, bu elit kesimin ezici çoğunluğu kendisinin kültürel arkaplanını yeterince tanımıyor. Hatta Türkçe’ye bile kendi seviyelerine yakışır derecede muktedir olduklarını söylemek mümkün değil.
Batı Avrupa Türk azınlığını, göçtüğü ülkeye kökkültüründen gelen değerlerini yaşatarak intibak ettirecek de, onun kendine özgü modernitesini gerçekleştirerek çağdaş hedeflere taşıyacak da, bünyesinden çıkaracağı elit takımıyla mümkün olacaktır.
Çağdaşlaşma yolunda birden fazla engel var, lâkin bunlardan en büyüğü kendimiz tarafından konulmuştur.
İtaat ya da liyakat?
Bizim teşkilatçılık anlayışımızda baştakine itaat maalesef liyakatın önüne geçmiştir. Düşünen, proje üreten beyinler olmaksızın, Avrupa Türkü yarışı önde götüren çağdaşını yakalaması mümkün olmaz. Diğer taraftan kendi elitinden liyakattan ziyade itaat bekleyen toplum öncüleriyle de bu prosüdür işlemez! O hâlde, önce yolumuza yığdığımız taşları kendi ellerimizle temizleyerek işe başlanmalı…
Neredeyse yarım yüzyılı geride bırakmış olan bir göç olgusu hâlâ; “Tahta bavullu Anadolu köylüsü olarak geldiler ve biraz para kazanıp döneceklerdi ama plan tutmadı, onun için buralarda takılıp kaldılar” gibisinden tekerlemelerin arkasına sığınabilir mi? En sosyalistinden en milliyetçisine, en (ideolojik) laikinden en dindarına, bir “Anavatan Türkiye’yi Kurtarma Planı” olanlar, ne hikmetse bu maharetlerini bir avuç Göçmen Türk’ü kurtarmada gösteremediler.
Dernekçilerimize, içe dönük bir mücadele dışa dönük mücadeleden daha zahmetsiz geldiğinden, birbirlerine fark atmayı ve caka satmayı pek severler. Bazıları, güç odaklarına yaranmak ve oralardan (maddî-manevî) yararlanmak uğruna kendisinden olan diğerlerinin üzerine kalem çekmekten vicdanları sızlamaz.
Özellikle 11 Eylül 2001’den itibaren Islâm’a ve müslümanlara karşı dünya çapında başlatılan sindirme, karalama ve çarpıtma kampanyalarından Avrupa’daki Türkler de nasibini aldı. Zaten öteden beri kendi nesillerini kurtarmanın dışında herşeye kafa yoran, 1970’li yılların Türkiye’sinden ilhamını almış, her türlüsünden siyasi, dini ve hatta bölücü kuruluşlarımız, hadiselere hep kendi zaviyelerinden baktıklarından, meselelerimizi de körün fili tarif ettiği gibi tarif ettiler. Her birinin resmî, yarıresmî merciler veya başka güç odakları tarafından bilinen bir “yamuk” tarafı vardı ve bundan dolayı birkaç istisna dışında hiçbir kuruluşumuz dikine duramıyor. Biraz ileri gidene, çekmecede bekleyen dosyasının gösterilmesi yetiyor.
Böylesi bir ortamda sayıları dört milyon civarında zikredilen Batı Avrupa Türklerinin temsilcilerinin zikzaklı demeçleri ve eylemleri kafa karıştırmaya devam ediyor. Medyanın ve siyasîlerin kamuoyunu yönlendirmesiyle (Almanya’da olduğu gibi) hedef tahtası hâline gelen Türk azınlık, son yılların yoğun baskıları neticesinde iyice sindirilmiş durumdadır.
Istisnalar bir kenara, bizim cemiyetçilik anlayışımızın özünde teslimiyetçilik saklıdır. Emir-komuta zinciriyle herkes bir ‘Baş’a, o ‘Baş’ da bir başka ‘Baş’a bağlı olduğundan, hürmeten, sadakaten boyunlar bükük, başlar eğikdir hep… Bu ‘Eğik Başlar’dan herhâlde uzakları görebilmesi beklenemez.
Ruhu çalınmış Türk
Belirleyici ve yönlendirici güce sahip olduğu kadar, dünya ölçekli üstünlüğünü de kabul ettirmiş Batı Medeniyeti’nin hâkim olduğu coğrafyada Türk-Islâm kökkültürünün canlı tutulmasına (açığa vurulmasa da) asla tahammül edilemediğinden ve edilemeyeceğinden, gereği yapılıyor ve yapılmaya da devam edilecek. Almanya Türkleri Hıristiyan-Batı Medeniyeti’ne mensup bir azınlık olsaydı, herhâlde bugünkü kadar şiddetli eleştirilerin muhatabı olmayacak ve şimdiki kadar göze batmaycaktı. Bu rahatsızlığın veya hazımsızlığın esas sebebi; farklı medeniyet değerlerine sahip oluşumuzdur. Burada öngöremedikleri, hesaplayamadıkları bir durum sözkonusudur: Türk azınlıktan aidiyet değerleri alındığı taktirde, bu toplum mankurtlaşır! Mankurtlaşan Türk’ün ne kendisine ne de çevresine faydası olmaz! Tam tersine, korkunç trajedi o noktaya ulaştığında, ruhu çalınmış Türk, kendisiyle birlikte çevresini de yıkar dağıtır ve bunun önüne kimse geçemez!
Bu durumun ilk belirtilerini daha şimdiden görmek mümkün: Türklerin yoğun olarak yaşadığı herhangi bir Alman şehrinin sokaklarında, parklarında, polis karakollarında, hapishanelerde ve henüz daha çığlıkların pek duyulmadığı evlerde görebilir, duyabilirsiniz. Bunun için gerçekten de işitebilen kulağa ve görebilen göze ihtiyaç var! Bu özellikler ancak mevcut durumu okuyabilen, anlayabilen ve anlatabilen insanlarda olur. Onlar bazen imam, bazen yazar, bazen öğretmen, bazen gazeteci veya bu etiket/sıfatlardan hiçbirisine sahip olmayan ama son derece donanımlı, birikimli gönül eri, toplum liderleridir. Onlar bizim elitimizdir! Onlar olmadan Batı Avrupa Türklerini yaşadığımız asra taşımak, onları çağdaşlaştırmak mümkün değildir!
Göçmen Türk Kimliği
Modernist akımın çağdaş insan üzerinde yaptığı en büyük tahribatlardan birisi, kimlik krizidir. Benliği çalınan insan, özne/şahıs olmaktan alınıp nesne/eşya muamelesi görmeğe başladı. Batı modernitesinin, yeni bir ‘insan yaratmak’ adına ‘kendisine tapan insan’ icadı, fıtraten Yaradan’a inanan/iman eden/tapan insana tersdir.
Göçmen Türk’ü tek dilli, tek kültürlü yetiştirmek, yetişmeğe zorlamak; onu tek ayak üzerinde durdurmak, bir kolunu bağlayarak insanları iki kollu kucaklamasına engel olmak veya gözünün birini bağlamak demektir. O birden fazla ülkenin vatandaşı olsa da, yaratılışı gereği tek kimlik fakat çift kültür sahibi olarak şahsiyetini bulmalıdır. Kökkültürüyle mayalanmış göçmen Türk’ün kimliğiyle oynamak, uzun vadeli sosyal ve kültürel çalkantılara ortam hazırlar.
Dünya çaplı meşhur tarihçimizin şu anektodunu dikkatle okuyalım: “Ben de yıllar evvel Batı Berlin’in ana caddelerinden birinin tam ortasında, şehrin sahibi gibi rahat hareket eden üç bayan gördüm. Yürüyüşlerinden, konuşmalarından Türk olduklarını derhal anlamıştım. Aynı, yani “Türk” kalmakta ısrar eden bayanları Arabistan’da Medine’nin sokaklarında da gördüm. Dünyanın her yerinde Türkler binlerce insan arasında hemen “Türk” olduklarını belli ediyorlar. Demek ki bir yerde din üstünde, yer ve zaman ötesinde Türk diye bir insan, ona kimlik veren bir güç var. Fakat kimlikleri inkâr edildiği, sorgulandığı veya aşağı görüldüğü zaman kimliğe bağlılık birden kendini gösteriverir. Bu kimlik siyasi veya dinsel değil, kişinin “özünü” ve aidiyetini ifade eden derin köklü bir kimliktir.” (Prof. Dr. Kemal Karpat)
Almanya gibi ülkelerde görünürde inkâr edilmeyen Türk kimliği derinden derinden sorgulanıyor! Izinden izine Türkiye’yi gören ve ancak o kadar tanıyan, doğru-dürüst Türkçe okumasını ve konuşmasını beceremeyen yeni nesil Türkler aşağılanan, yok sayılan, ötekileştirilen kimlikleri yüzünden mutsuz, hırçın ve isyankârdırlar. Bu neslin çok şuurlu olmayan, reaksiyoner kimlik arayışları, hem mensubu oldukları Türk azınlığı, hem de yerli-çoğulcu toplumu çok yakından ilgilendirmesi ve aynı ciddiyetle kaygılandırması gereken bir durumdur.
Tesadüflere terkedilmiş bir azınlık
Gelişmeler karşısında hazırlıksız yakalanmak demek; dünyanın gidişatından geç haberdar olmak, beşerî, içtimaî ve ilmî gelişimi geç farketmek veya tamamıyla idrak edememektir. Tıpkı 18. ve 19. yüzyıllarda Osmanlı’nın hazırlıksız yakalanması, Cumhuriyet Türkiye’sinin de neyi, nasıl ve nereden alacağı/aktaracağı/kopyalayacağı ve başlayacığı konusunda tökezlemesi gibi. Batı Avrupa Türkleri, sanayileşme, modernleşme, aydınlanma ve kalkınma sürecini tamamlamış veya doruk noktasına çıkmış ülkelerde yaşadıklarından dolayı, gelişmeler karşısında hazırlıksız yakalandılar diyemeyiz. Fakat gelişmeleri, sosyal ve kültürel değişimleri idrak edemediler, çağı okuyamadılar veya önemsemediler diyebiliriz.
Batı Avrupa Türkü, gideceği yerin haritası elinde olmadığı için her kavşakta rastgele birilerine adres soran ve her defasında yanlış yönlendirilen yolcuya benziyor. Kitlenin birazı yol bilmeyen kılavuza, birazın birazı ‘azın azı da olsa, yeterki benim olsun’ diyerek bölenlere, birazı anavatandan sevk ve idare edenlerin buralardaki uzantılarına teslim edilmiş veya olmuş.. Çok büyük bir kesim ise sokaklara, kahvehanelere, şans oyunu salonlara, kısmen de kumar otomatlarına terkedilmiş.
Haklı olarak yerli hükümetlerin asimilasyon kokan “Uyum paketleri”ne itiraz eden temsilcilerimiz kendi paketlerini de bir türlü açamıyorlar, çünkü böyle bir hazırlık yok! “Uyum Paketi” göçmen Türklerin bir bakıma modernizasyonu olarak da algılanabilir. Asıl mesele, burada uyumdan kimin ne anladığıyla alakalıdır. Itirazlar, bazen medyatik çıkışlar, sosyal sürecin gidişatını değiştirmiyor. Değişen tek şey, milyonlarca yeni nesil Türkün tesadüflere ve belirsizliklere terk edilen istikbâlidir.
Nasıl ki bir yerden başka bir yere gidebilmek için ulaşım vasıtasına ihtiyaç duyuluyorsa; çağı yakalamada yegane unsur olan insana da aynı şekilde ihtiyaç duyulur. Kolayca anlaşılacağı gibi, burada kastedilen insan herhangi birisi değil, fikren birikimli, şahsiyetli ve hedefi olan insandır. Bir azınlığın yerli-çoğulcu toplumla uyum sağlaması, asrı idrak edip ona göre donanmış olması da yine yetişmiş insanla mümkündür.
Modernlik, çağdaşlık gibi kavramlar, mutlaka fertlerin olduğu kadar toplumların da siyasî görüşlerine ve kültürel kodlarına göre değişir. Keyfiyet şahıs bazından toplum veya millet bazına geçtiğinde, milletlerarası kabul gören naslar (kriterler) çağdaşlaşmanın derecesini belirler. “Müslüman olmayanların yaptıkları kanunlar var ki, müslüman ülkelerin kanunlarından ruh olarak daha Islamidirler. (Prof. Tarık Ramazan)” noktasından hareketle, doğruyu ve faydalı olanı tercihte ölçümüz; dine veya milliyete göre olmamalıdır.
Şayet modernizmden, çağdaşlıktan anladığımız ve kabullendiğimiz, hâkim zihniyetin dayatması ve yönlendirmesinden başka birşey değilse, o zaman işaret edilen istikamete doğru ‘modernleşmemiz’ gerekir ki, bu yolun da sonu kültürel asimilasyondur.
Hayır, benim modernizm veya çağdaşlaşmaktan anladığım, kökkültürümün değerleri üzerine inşa edilen bir çağı yakalama, çağdaşlaşma, hatta Türk azınlığı şimdiki yerinden alıp toplumun en üst seviyelerine taşıma projesidir, diyorsanız; o zaman üzerinize düşeni bir an evvel yapmalısınız.

