Hemen dönme niyetiyle başlayan serüven

murat-kurt.jpgTürkiye’de, geçim sıkıntısı çeken insanlarımız daha iyi bir yaşam için ekmek kapısı olarak gördükleri Avrupa’ya 1960’lı yılların başlarında gelmeye başladı. Ilk başta misafir işçi olarak bir-iki yıllık sözleşmelerle Avrupa ülkelerine akın eden Anadolu insanları hiçbir zaman, “birgün Türkiye’ye geri döneceğim” fikrinden vazgeçmedi. Bugün dahi her bir insanımız bu fikrini korurken, gerçekte çok az insan bu düşüncesini hayata geçirmiş ve temelli Türkiye’ye dönmüştür.

Ilk gelenlermiz, biraz sermaye biriktirip, bir traktör, bir tarla alacak, kısa bir zaman sonra memleketine dönecekti. Bu hikaye işçi olarak Almanya’ya, Avusturya’ya, Hollanda’ya veya diğer Avrupa ülkelerine gelen ilk nesil Anadolu insanının neredeyse tamamının hikayesidir. Bu durum, insanımızın ilk gurbete çıktığındaki düşünce dünyasını da yansıtır. Çoğu, bu ülkelerde hayatı boyunca hatta uzun bir süre kalma düşüncesinde değildi. Yine eskilerin anılarını dinlerken, gurbete gelenlerin bir kısmının havaalanından, ya da, “yapamam ben buralarda” diyerek gelmesinden çok kısa bir süre sonra geri döndüğünü öğreniyoruz.

“Biraz daha birikim yapalım, öyle ülkemize dönelim” anlayışına sahip olan ilk nesil, her geçen sene çeşitli nedenlerle Türkiye’ye temelli dönüşlerini ertelemişlerdir. Çoğu, bu topraklara ailesini Türkiye’de bırakarak veya bekar olarak gelmişti. Yıllar içerisinde aile birleşimi yoluyla eşlerini ve çocuklarını da getirmeye başladılar. Birinci nesil Türkiye’ye dönmeyi erteledikçe ikinci, üçüncü nesil de Avrupa’da yetişmeye ve eğitim görmeye başladı. Bu da yerleşimi kalıcı kıldı. Bu öyle bir çarktı ki, yapılan hesapları ters yüz edivermeye ve Avrupa’da kalıcı bir Türk toplumu oluşturmaya başladı. Çoluk-çocuğa karışan, hatta torunları Avrupa’da yetişmeye başlayan ilk nesil büyüklerimiz, bir türlü Türkiye’ye dönemez hale geldi. Zaman içerisinde Avrupa ülkelerinde, Türkiye’dekinden daha fazla akraba oluşmaya başladı. Bunun yanısıra her gelen insanımız çeşitli vesilelerle kardeşini, yeğenini, akrabasını peşinden bu topraklara sürüklemeye başladı.

Her geçen süre içerisinde Türkiye’den ve Türkiye’deki alışkanlıklarından uzaklaşan insanlarımız, öyle bir zaman geldi ki, Türkiye’de uzun süre kalamaz hale geldi. Bu durumun oluşmasında yaşanılan yere olan alışkanlığın getirdiği rahatlığın yanısıra, uzun süre beraber yaşamadığı, birarada bulunmadığı, sadece izinden izine halini hatırını sorabildiği akrabalarından ister istemez veya farkında olmadan bir duygusal kopuş yaşamasının etkileri de vardır.

Avrupa’da uzun süre yaşadıktan sonra Türkiye’ye döndüğünde uyum sorunu çekenler de oldu. Bu insanlar, Türkiye’de yıllarca yaşadığı şehire, mahalleye ve tanıdıklarına yabancılaşma süreci de yaşamak durumunda kaldı. Içerisinden çıktığı çevreye yabancılaşmayı ise kendisinin değil de, çevrenin veya tanıdıklarının değiştiği gerekçesi ile açıklama yoluna gitti. Oysa ki, değişen çevre ile birlikte sonradan gelip yerleştiği, kendisine ilk başta yabancı gelen ülkenin kültürünün etkisinin kendisini kapladığını, alışkanlıklarını değiştirdiğini ve kendisine yeni alışkanlıklar kazandırdığının çok fazla farkına varamadı.

Ilk nesil insanımız yukarıda bahsettiğimiz süreçleri yaşarken, işçi olarak geldiği Avrupa ülkelerindeki yeni hayatında bir çok sorunlarla ve acılarla da karşılaşmıştır. Bir çok aile parçalanmış, boşanmalar artmış, evini terkeden kadınlar ve çocuklar sığınma evlerini doldurmuşlardır. Özellikle çocuklarımız, yaşanılan süreçte dağılan ailelerin bıraktığı manevî enkazın altında pek çok mağduriyetler yaşamaktadırlar. Belli bir çevrede, belli bir kültür dairesi içerisinde yetişmiş olan insanlarımız, ilk zamanlarda farkında olmadan veya anlayış yanlışlığı içerisindeki tutumları nedeniyle, ne yazık ki, kendi çocuklarına da bazı acılar yaşatmıştır. Sırf “yakın akrabam faydalansın, yeğenim iş sahibi olsun” diye bazı anne-babalar çocuklarına, istemedikleri, içlerinin ısınmadığı yakın akrabalarını tek taraflı kararlar vererek eş olarak tayin edebilmiştir. Bazı evlilikler zorla devam ettirilse de, gönülsüz ve inancımızla pek de alakası olmayan yöntemlerle yaptırılan zoraki evlilikler, sosyal dokunun bozulmasına, istenmeyen gelişmelere ve kimsenin memnun ve mutlu olmadığı olaylara da sebebiyet vermiştir.

Bu mağduriyetlerin artmasını engellemeye ve aile yuvalarının dağılmasının önüne geçmeye çalışan ve doğup büyüdüğü ülkenin manevî iklimini bir nebze olsun yaşatmak için uğraşan insanlarımız, Avrupa’nın bir çok şehirlerinde peşpeşe camiiler açmış ve çoğu büyükşehir bile görmeden Avrupa’nın göbeğine gelen ilk nesil insanımızın sosyal hayatındaki çöküntülerin açtığı yaralara merhem olmaya çalışmışlardır.

Bu topraklara gelen insanlarımızın çoğu ilkokul mezunu veya okuma-yazması bile fazla olmayan insanlardı. Fakat onlardan bazıları, gerçekten kendilerinin kapasitelerinin çok üzerinde olan çalışmalara imza atarak bir çok ibadethane ve sosyal yardımlaşma kurumlarını bu topraklarda hizmete açmışlardır. Bugün ilk gelen insanlarımızdan sonraki nesiller, bu topraklarda kaybolup gitmemiş ve kendi kültürünü yeşertme çabası içinde ise, bu durum, yapılan bu hizmetler sayesinde gelişebilmektedir. Büyüklerimiz bu çalışmaları yaparken, genelde ne dil biliyorlardı, ne de yaşadıkları ülkenin kendine özgü toplumsal değerlerinden haberleri vardı. Onlar, samimi niyetlerle bir adım attılar, Allah da, o adımlarını bereketlendirip çalışmalarının faydalı sonuçlarını kat kat arttırdı.

Günümüzde Avrupa’nın hangi şehrine gitsek çok yakında bir yerlerde manen nefes almamızı sağlayan, kültürümüze ve inancımıza göre ihtiyaçlarımızı karşılayan bir camii, ya da sosyal-kültürel faaliyetler yapılan bir dernek, bir vakıf bulabiliyoruz. Zamanında bir çok sıkıntılara, maddî ve manevî külfetlere katlanılarak yapılan bu hizmetlerin değerini bugün daha iyi anlıyoruz.

Ayrıca bu topraklara gelen insanlarımız, ikinci dünya savaşı ile 30 milyon civarında insanını kaybeden, sanayisi, ekonomisi yerle bir olan Avrupa’nın kısa süre içerisinde yeniden toparlanıp, gelişmesine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Ilk geldikleri yıllarda çiçeklerle ve davul-zurnalarla karşılanan insanlarımız, yıkılmış olan Avrupa’nın altyapısının onarılması, fabrikalarının yeniden üretime geçmesi, sokaklarının temiz ve düzenli hale gelmesi gibi bir çok çalışmaları düşük ücretler karşılığında yapmış ve Avrupa ülkelerinin yeniden inşa edilmesine çok büyük katkılarda bulunmuşlardır. Fakat ilerleyen zamanlar da -insanlarımızın davranış ve hareketlerinden de kaynaklanan bazı sebepler de olsa- Avrupalılar açısından işi biten insanımız, bu topraklarda istenmemeye başlamış ve ikinci, üçüncü sınıf insan muamelesine tabii tutularak ayrımcılığa uğramıştır. Bugün de kanunen olmasa da, uygulamada bu ayrımcılığı iliklerine kadar hissetmektedirler.

Yazımızın başında bahsettiğimiz gibi kısa bir süre için Avrupa’ya gelen ilk nesil insanlarımızın bir kısmı memleketlerine dönemeden bu topraklarda vefat etmiş ve uçağın kargo kısmında şehrine, toprağına dönebilmiştir. Şu an hayatta olan büyüklerimiz ise misafir ve geçici işçi olarak geldiği bu ülkelerden emekli olmuştur. Kimse de, emekli olduktan sonra da, geri dönme hayalleri kurduğu ülkesine, kolay kolay dönmemekte, daha doğrusu dönememektedir. Gelirken tek kişi olan insanımız, 40-50 yıl içerisinde neredeyse bir sülale boyutuna ulaşan ailesi ile birlikte Berlin’de, Amsterdam’da, Zürih’te, Viyana’da, Köln’de, Paris’te veya Avrupa’nın herhangi bir şehrinde yaşamaktadır. Emeklilik hayatını yaşarken çocuklarını, torunlarını bırakıp temelli dönemeyen ilk nesil insanımız, temelli dönme fikrinden uzaklaşmış kendince bir formül bularak senenin yarısını Türkiye’de diğer yarısını da Avrupa’da geçirir olmuştur.

Cenab-ı Hakk’ın planı nedir bilmiyoruz ama gelişmeler, Avrupa’da Islam’ın ve Müslümanlar’ın gelecek yıllarda çok daha hissedilir bir şekilde ağırlıklarının olacağını ve ağırlıklarıyla, Avrupa’da örneklik sergileyebileceklerini göstermektedir.

Dünyanın Çivisi Çıktı! Dünyanın Çivisi Çıktı!

Sevgili dostlar! Dünyada artık pekçok şeyi anlamakta oldukça zorlanır olduk. Dünyada mazlumun dini de, dili de, ırkı da sorulmaz ilkesi genel geçer bir kaidedir. Artık mazluma yardım eden suçlu ama zulüm uygulayan zalim ise haklı... [Devam oku...]