Husumet İdeolojisi Geliyor!

mahmut-askar.jpgBaşkasına yapılan gayriinsanî muamele, bendeki insanlığı tahrip eder.” (Immanuel Kant)

Itiraf ediyorum: Berlin Duvarı’nın yıkılmasının hemen akabinde çökmeye başlayan “Demir Perde”yle birlikte ideolojiler çağının da kapandığına inanmıştım. Dini ideolojileştirme veya din merkezli ideolojiler yaratma gayretlerinin dışında, en azından öngörülebilir bir zaman dilimi içinde alışılagelen, Batı menşeli ideolojilerin doğabileceğine ihtimal vermiyordum. Yanılmışım!

Hungtinton’un meşhur “Medeniyetler Çatışması” tezi ve benzerleriyle körüklenen (Müslüman) Doğu- (Hıristiyan) Batı gerginliği, muhtemeldir ki, Soğuk Savaş dönemindeki bu çatışmacı sürecin devamına yeni bir boyut ve istikamet kazandırmak içindi. Tarihin derinliklerinden günümüze taşınan Müslüman/Türk aleyhtarlığını güçlendirici argümanlar, önce fizikî şartlarlar oluşturularak tazelendi: Güce ve şiddete dayalı olayların müslüman ülkelerde sahnelenmesi; Batılı aydınların yeni ideoloji üretme, teori geliştirme kabiliyetlerine takviyede bulunarak, malzeme vererek yardımcı oldu. Türkler başta olmak üzere, Batı Avrupa’daki müslüman göçmenler üzerinden geliştirilen tezler, akl-ı selimin dudaklarını uçuklatacak cinsten… Ama ne yazık ki müslüman karşıtlığı, Batı’da artık geniş halk yığınlarında bir fenomen olarak kabul görürken; aydınlar da bu gelişmelere paralel olarak, aleyhtarlığın kriterlerini belirlediler.

Bir düşüncenin ideolojik mahiyet kazanabilmesi için kriterlerinin belirginleşmesi ve çerçevesinin çizilmesi gerekir. Çerçevesi belirlenen fikriyatın haklı, doğru ve iyi olduğu, (kendine göre) haksız, yanlış ve kötü olan öteki ile kıyaslanırken sınırlar da çizilerek, araya mesafeler konur. Halk yığınlarına değişik yollar ve metotlarla benimsetilir, kabul ettirilir. Artık kollektif şuur; “biz ve ötekiler” demeye başlar. Kitle iletişim araçlarına sahip olan güç odakları veya onları yönlendirmesini ve kullanmasını iyi bilenler, karşı tarafı yerine göre küçük düşürmek, yerine göre düşman göstermek için ellerine geçirdikleri bilgi ve belgeleri, kaydettikleri görüntüleri işlerine geldiği şekilde çarpıtırlar.

Anti-Müslüman Ideoloji

Bilhassa yeni yüzılın başlangıcından itibaren Batı dünyasında Islâm âlemine karşı konuşulan, yazılan ve çizilenleri olabildiğince takip eden ve müslümanlarla ilgili çarpıtılmış günlük haber ve yorum bombardımanına tutulan yerli toplumla bizatihi onyıllardan beri içiçe yaşayan birisi olarak, işin bu boyuta geleceğini kestirememiştim. Ta ki, Daniel Bax’ın; “Hatun und Marwa  (1)” başlıklı yorumundaki şu tesbiti okuyana kadar: “Müslüman düşmanlığı -Islâmizm gibi- bir ideolojidir”. Allah’tan Batı dünyasında çok az da olsa, Daniel Bax’lar gibi hadiseleri tarafsız ve vicdanî bir muhasebeyle yorumlayan entelektüeller var. Yoksa ne her Allah’ın günü kendi ‘açılım’ı veya darbe söylentileriyle meşgül olmaktan, başını Batı’da olup bitenlere çevirecek mecali olmayan aydınımızdan ve ne de buralarda olup da buradan bihaber olan temsilcilerimizden medet umulur. Makalenin başlığından da anlaşılacağı gibi, Almanya’da kendi aile fertleri tarafından “Töre Cinayeti”ne kurban gittiği bilinen Hatun Sürücü ile bir Alman tarafından mahkeme salonunda bıçaklanarak öldürülen Merve El Şerbini cinayeti arasındaki Alman medyası ve kamuoyunun çifte standardı sorgulanmaktadır. Yorumun devamında, Batı’nın üçüncü bin yıla daha yenilerde girdiğimiz bu yıllarda kendisine müslümandan nasıl yeni bir düşman yarattığının ipuçlarını görmek mümkün:

“Evet, Dresden’de işlenen cinayette asıl sebebin, müslümana duyulan kin olmasından dolayı, bu türden (cinayet) bir ilkdir.  Kendisini “Islâm eleştirisi” gibi sözde akılcı bir kılıfa sokmaya çalışan popüler müslüman düşmanlığı, 1980’li yıllarda “Türkler Defolun!” parolasıyla başlayan, daha sonra Mölln ve Solingen suikastlarıyla kendini ifade eden yabancı düşmanlığının en yeni şeklidir. Dresden’li zanlının aslen Rusya’dan gelmiş olmasına  bir mazaret davetiyesi çıkarmaktan ziyade, dini sebeplere dayalı bu ırkçılığın uluslararası boyutlarına vurgu yapılmalıdır. Çünkü; müslüman düşmanlığı –Islâmizm gibi- bir ideolojidir ve Rusya, Hindistan, Ortadoğu, Balkanlar gibi ülkelerde nice canlar aldı.”

Evet! Bu tesbite hiç tereddüt etmeden katılıyorum… Batı, müslüman karşıtlığını hatta kindarlığını nihayetinde bir ideolojik formata oturttu! Sosyalizm, faşizm veya kapitalizm gibi “Müslüman Aleyhtarlığı” da kendine has kriterleri olan bir ideolojidir artık. Bu ideoloji, diğerleri gibi iktisadî ve sosyal reformlar, kriterler getirme veya yeni bir siyasî sistem iddiasında değil… Bu ideolojinin tek hedefi; müslümanların kötü, Islâm’ın da ne kadar yanlış olduğunu göstermek suretiyle, kendisinden olanın doğru ve iyi olduğunu kabul ettirmek ve şu “Vahşi-Müslüman-Doğu”ya karşı “Medeni-Hıristiyan-Batı”nın dirlik ve birliğini sağlamak, saflarını sıklaştırmalarını temin etmektir. Bütün bu gayeler uğruna mücadelesini en üst seviyedekiler aracılığıyla yürütürken, Daniel Bax’ın dediği gibi, bu popüler ideoloji, “Islâm Eleştiricisi” kisvesine bürünmeyi ve güya aklî (rasyonel) metotları kullandığını vurgulamayı da ihmal etmeyecektir.

Toplumun Ortak Temayülleri

Avrupa, ne iktisadî ne de siyasî olarak 1970’li ve 80’li yılların Avrupa’sı değil artık… Avrupa Birliği’nin genişlemesinin aksine, ekonomik hayat daralmış, dün işgücü ithal eden ülkelerde bugün işsizlik alabildiğince artmış ve özellikle Müslüman/Türk göçmenlerin, geldikleri ülkelerine mümkünse hemen geri dönmeleri istenmektedir. Yarım yüzyılı geride bırakmış, üçüncü ve hatta dördüncü nesillerin yetişmekte olduğu bir zamanda göçmen Türk, dönmeği çok arzu etmesine rağmen, artık buralı yani Avrupalıdır!

Türk göçmenlerin nüfusça yoğun oldukları Avrupa ülkelerinde Anti-Müslüman akımın ideolojik bir özellik kazanmaya başlamasının iki ana sebebi var: Türklerin kalıcı olmaları ve ekonominin daralmasıyla işsizliğin artması… Buna ilaveten daha önce belirttiğimiz gibi, dünyayı yeniden şekillendirmeğe yeltenenlerin sahneledikleri “Medeniyetler Çatışması” bağlamındaki dünya çaplı Anti-Islâm ve Anti-Müslüman oluşum da, bu sürece lojistik destek sağlamıştır.

“Feindbild Moslem” adlı kitabın yazarı Kay Sokolowsky, “Islâm Düşmanlığı, ırkçılığın bir başka şeklidir” demesinin ardından;  müslüman aleyhtarı kışkırtıcılığı da, “çok tehlikeli bir ideoloji” olarak tanımlaması, gün geçtikçe kıta Avrupa’sında müslüman göçmenlere karşı gelişen tehlikeye dikkat çekmek açısından önemlidir.

Toplumun ortak temayülleri bugünden sabaha oluşmuyor. Ilk başlarda alaycı, aşağılayıcı fıkralar ve birahnelerde masabaşı sohbetleriyle başlayan Türk aleyhtarlığı zamanla ‘düşmanlaştırılan müslüman’ fenomenine dönüştü. Meselâ, Almanya’da yazılı ve görüntülü medyadaki sağ ve sol eksenli ideolojik tartışmaların yerini bu sefer Islâm’ı hedefleyen, müslümanı da sağından ve solundan çekiştiren tartışmalar aldı. Onun sadece dini değil; döneri, bakkalı, seyrettği tv kanalı, tuttuğu takımı, sakalı, başörtüsü, minaresiz camisi kadar minareli camisi, aile yapısı, namus telakkisi, evliliği kadar sokaktaki yürüyüşü de tartışma konusu oldu. Dünyanın başka köşelerinden gelen kötü görüntülerle kendi içlerinde onyıllardan beri yaşayan müslümanlar arasında öyle bir montajlama yapıldı ki, artık yerli vatandaş için bundan sonra yanıbaşındaki müslüman “kötü”ydü ve her türlü kötülüğün de müsebbibiydi.

Siz iyisiniz ama “Ötekiler”…

Şu veya bu sebepten dolayı sıkça ve samimi bir ortamda görüştüğünüz Alman dostlarınızın bile satır aralarında size hangi zaviyeden baktığını, biraz üstüne gidince de; “Canım sen öteki Türkler gibi değilsin” türünden biraz şahsınızı okşarken geri kalan, yani Alman dostunuzun ‘Öteki Türkler’ dediğini hangi kategoride değerlendirdiğini anlıyor ve rahatsız oluyorsunuz.

Sizin adetlerinize, dinî değerlerinize olan hassasiyetinize gıptayla bakan ve yakından tanıyınca takdir eden Alman, önceden pompalanan Anti-Müslüman-Türk propagandanın tesirinin tezahürü olarak hâlâ; “Siz Türkler bizi müslümanlaştırmak istiyorsunuz” diyorsa, bu menfur ideolojinin geniş halk yığınları üzerinde tesirinden ürkmek ve derhal karşı tedbirini almak gerekir.

Şahsen beni en çok korkutan ve bir o kadar da ciddiye aldığım kötü haber; burada yetişen çocuklarımız ve gençlerimizin bire bir yaşadıklarıyla ilgili, günlük hayatın içinden haberlerdir. Türk ve Müslüman kesime duyulan antipatiyi, nefreti, kini, dışlamayı, aşağılamayı, çocuklar ve gençlerin tavırlarından, yorumsuz aktardıkları haberlerden, duydukları rahatsızlık ve dışlanmışlık duygusundan çıkarabilirsiniz. Arkadan gelen eğitimli nesillerin yerli topluma niçin mesafeli durduğu son zamanlarda hep gündemdedir. Bu son derece tehlikeli bir gelişmedir ve asıl sebebi; dışlanmaktır. Tarafların, toplumun selameti, gelecek nesillerin huzuru ve Almanya’nın yüce menfaatleri uğruna birlikte çözüm üretebilmeleri için, Türkler nihayet saklandıkları siperlerinden çıkmalıdırlar!

Sen de mi Hâkim Bey?

Caminize minare yaptırmaya kalkışınca; “Bunlar bizi Islâmlaştıracaklar!” vaveylasıyla hevesinizi daha  kursağınızdayken boğarlar. Yerli toplumla biraz yakınlaşma, diyalog emareleri belirince, Almanya’nın en kalabalık Alman ve göçmen (Türk) nüfusuna sahip olan Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’nin Anayasa Mahkemesi Başkanı Hâkim Michael Bertrams gibi birisi aslî görevini unutarak, hıristiyan yerli halkı müslüman azınlığa karşı adeta kışkırtır.

Betrams, bir konferansta Protestan Kilisesi’ne mensup Almanlara; Islâm’ın ilerlemesine karşı açıkca tavır almaları tavsiyesinde bulunduğu konuşmasının devamında şu telkinlerde bulunuyordu: “Sizden birkısmınız bundan 75 yıl önce Nazilere ve devlete olan sadakatlarından dolayı onlarla işbirliği yapan  “Alman Hıristiyanlar”a karşı durduğu gibi, bugün de  Protestanlar, Almanya’da Islâm’a yakınlaşmalara (açılıma) direnmelidirler.(2) ”. Bir taraftan ırkçı Nazilerin hışmına uğrayan Almanya müslüman azınlığı, diğer taraftan da, adaleti sağlamakla yükümlü bir üst düzey devlet memuru, ülkesindeki müslümanları, Ikinci Dünya Savaşı’na sebep olan ve milyonlarca insanın katili Naziler kadar tehlikeli gördüğünü beyan ediyor.

Merve El-Şerbini’yi mahkeme salonunda bıçak darbeleriyle katleden Alman Alex W.’nin avukatı Veikko Bartel diyor ki; “Zanlının niçin öldürdüğünü sorgulamak için bu ülkenin toplum koşulları dikkate alınmalıdır. Müvekkilim tek başına fanatik bir yabancı düşmanı mıdır? Belki… Fakat bu aynı zamanda Islâm’ın siyasette ve medyadaki görüntüsüdür.(3)”. Fatura yine Islâm’a kesildi! Avukat Bartel; Almanya’nın medyasına ve siyasî dünyasına yansıtılan Islâm, zaten yamultulmuş, çarpıtılmış, deforma edilmiş, dinden ziyade bir “canavar”a benzetildiğinden, siz de bizim canimize anlayış gösterin, demek istiyor. Katilin avukatı kendi müvekkilinin pozisyonuna haklılık kazandırmaya gayret sarfederken, hiç uzaklara gitmesine gerek yok: Hâkim bey Protestanlara hitabında, şu müslümanları durdurun, dememiş miydi?

Ve böylesi üst düzeyden gelen, en üst perdeden yapılan kışkırtıcılık karşısında, bırakın yer yerinden oynamasını, şu entelektüellerin cirit attığı ve ondan da beteri, “Müslüman Üst Kuruluşlar”dan geçilmediği Almanya’da kimsenin kılı bile kıpırdamıyor.

Bir toplumun bazı örfî veya kültürel yönlerini eleştirmek başka, o değerlerin tamamını karalamak ise bambaşkadır! Batı Avrupa Türkleri veya Müslümanları o kadar karalandı ki, neredeyse çamur atılmamış yer kalmadı.

Yazar Kay Sokolowsky’nin dediği gibi; “Bu korkunç olay, Almanya’da salgın hastalık gibi yaygınlaşan bir nefretin ifadesidir. Fakat bu husumetin kendisi ve giderek yayılması üzerine en iyisi kimse konuşmak istemiyor.(4)”. Ama nihayet biz konuşmalıyız! Içtimai bünyenin kılcal damarlarına kadar nüfuz edebilen bu nefret dalgasının önüne geçilmelidir. Batı Avrupa Türkleri, “ağzı var ama dili yok” bir topluluk olmaktan kurtulmalı ve kendisini yine kendisi ifade etmeli, anlatmalı ve tanıtmalıdır.  Hakkınızda yalan yanlış konuşan sıradan vatandaşa engel olamazsınız… Gazetedeki her yanlış ve uydurma habere tekzip gönderemezsiniz… Sizi olduğunuzdan farklı gösteren, tarif eden yorumlar, resimler, sayısız makaleler, cilt cilt kitaplar karşısında yapılabilecek fazla birşeyiniz yoktur… Fakat kendinizi ifade edebilir, sizi siz tanıtabilirsiniz… Bunun için de savunma hatlarından artık çıkmanız şarttır! Sizin “bilir kişi”niz, “uzman”nınız yine ya siz, ya da sizden olmalıdır!

Eğer şimdiden köklü ve uzun vadeli tedbirler alınmazsa, ileride Anti-Müslüman ideolog ve demogoglarının kışkırtmaları kıta Avrupa’sındaki Türk/Müslüman varlığını, etno-kültürel çatışmalara varacak derecede tehdit edecektir.

1: Daniel Bax/taz,

26.10.2009

2: Hermann Horstkotte

Die Zeit, 8.10.2009

3: Gisela Friedrichsen

Spiegelonline, 26.10.09

4: “Feindbild Moslem (Düşman Müslüman)” kitabının yazarı Kay Sokolowsky ile Eren Güvercin’in yaptığı söyleşi (internet: grenzgängerbeatz), 2.11.09

Dünyanın Çivisi Çıktı! Dünyanın Çivisi Çıktı!

Sevgili dostlar! Dünyada artık pekçok şeyi anlamakta oldukça zorlanır olduk. Dünyada mazlumun dini de, dili de, ırkı da sorulmaz ilkesi genel geçer bir kaidedir. Artık mazluma yardım eden suçlu ama zulüm uygulayan zalim ise haklı... [Devam oku...]