Ictihad`ın anlamı ve kapsamı
Ictihâdın alanı şer‘î amelî hükümlerdir. Itikâdî, ahlâkî, kaynağı duyular (his) ya da akıl olan hükümler ictihâdın alanı dışındadır. Itikâdî konuları akaid-kelam, ahlâkî konuları ahlâk-tasavvuf, konusu madde olan ilimleri de fizik, kimya, biyoloji gibi müspet ilimler inceler.
Allâh’ın, kulların eylemleriyle ilgili mutlaka bir hükmü vardır. Bu hüküm bizzat Allâh ve peygamberi tarafından kesin biçimde (kat‘î) olarak açıkça belirlenmiş ise ona aynen uymak gerekir. Eğer hüküm, açık değil ise onu çıkarma tekniklerini kullanarak muteber kaynaklardan bulunur. Bu esaslar da fıkıh usûlü ilminin konusudur.
Bize sağlıklı bir biçimde ulaştığı şüpheye mahal teşkil etmeyecek ölçüde sabit olan (ayet, mütevâtir hadis) ve manaya delâleti kat‘î olan nassların belirlediği hükümler ictihâda kapalıdır. Mecelle 14. maddesiyle buna şu şekilde işaret etmektedir: “Mevrid-i nassda ictihâda mesağ yoktur.” Ictihâd yapılacak olan alan sübûtu kat‘î olsa da delâleti zannî ya da delâleti kat‘î de olsa sübûtu zannî (âhâd haberler/haber-i vâhidler) olan nasslarca belirlenmiş olan hükümler alanındadır. Üzerinde icma hasıl olan hükümler de ictihâda kapalıdır. Müslüman bir kadının gayr-ı Müslim bir erkekle evlenemeyeceği konusunda icma vardır. Keza ninenin mirasta payının 1/6 olduğu konusunda icma hasıl olmuştur.
Ictihâd, karşılaşılan meselede Allâh’ın muradını ortaya çıkarma (ızhar) gayretidir. Bu esas ictihâd hükmün muzhiridir, müsbiti değildir kuralıyla ifade edilir. Bununla da ictihâdın doğrudan hüküm koyma çalışması olmadığı zira bunun Allâh’a mahsus olduğu, var ama gizli yani üstü örtülü bulunan hükmü açığa çıkarma ameliyesi olduğu anlatılmak istenir.
Ictihâd, kuvvetli kanaattan (zann-ı gâlib) ibarettir. Bununla ictihâdla elde edilen hükmün Allâh’ın kesin muradı anlamına gelmediği, hata ihtimaline açık bulunduğu ancak varılan sonucun isabetli olduğuna inanıldığı ifade edilmek istenir. Bu sebeple Islam mezhepleri birbirlerine şu anlayışla bakmışlardır: “Bizim mezhebimizin görüşü isabetlidir. Ama hatalı olabilir. Muhalifimizin mezhebinin görüşü hatalıdır, ama isabetli olabilir.” Bu düşünceden tabii olarak iki önemli sonuç ortaya çıkmıştır. Birincisi Islam toplumlarında dinin özünden ve mezhep imamlarının tavrından kaynaklanan mezhep çatışmaları yaşanmamıştır. Zaman zaman görülen çatışmalar ya siyasî karakterlidir ya da cehaletin ortaya çıkardığı taassuba dayalıdır. Ikincisi de Müslümanlar ihtiyaç hallerinde diğer mezheplerden yararlanmışlardır.
Müctehid’de aranan şartlar
Ictihâd yapabilmek için bir takım şartların gerçekleşmiş olması gerekir. Her şeyden önce Kur’ân ve Süneti bilmek temel şarttır. Bundan maksat da ahkâm ayetleri ve hadisleri ile bunlarla ilgili temel bilgilere sahip olmaktır. Bu iki kaynak Arapça olduğu için bu kaynakları anlayabilecek ölçüde Arap diline vakıf olmak diğer bir şarttır. Icma hasıl olmuş hükümler ictihâda kapalı olduğu için bu tür ahkâmı bilmek de şartlar arasında sayılmaktadır. Ictihadın nasıl yapılacağını gösteren fıkıh usûlü ilmini bilmek gerekir. Ayrıca Islam hukukunun ana gayelerine (makâsıdü’ş-şerî‘a), ruhuna vakıf olmak da esaslı bir şarttır.
Ictihadın tecezzi kabul edip etmeyeceği yani ictihâda açık olan saha içerisinde sadece bir alanda müctehid olunup diğer meselelerde olunmayabilir mi? sorusu ulema arasında tartışmalıdır. Söz gelimi aile hukuku alanında müctehid olmayan birisi borçlar hukukunda ictihâd ehliyetine sahip olabilir mi? Ictihadda isabet kaydedebilmek için tıpkı başarılı tedavi için hastalığın tanınması gibi hükmü aranan meselenin tam anlamıyla anlaşılması ve tanınması gerektiği dikkate alınırsa özellikle meselelerin oldukça karmaşık hale geldiği ve profesyonelliğin gerektiği günümüzde buna olumlu cevap vermek daha uygun gözükmektedir. Fakat yine de her bir hüküm sistemin bir parçasını oluşturduğu için Islam hukukunun temel felsefesine hâkim olmak gerekir.
Ictihadda bulunmak hem bir kabiliyeti hem de bu alanda eğitim görmeyi gerektirir. Herkes bu iki imkâna sahip olmayabilir. Bu sebeple ictihâd ehliyetini haiz olmayanlar ilmine güvendikleri, gönüllerinin yattığı bir müctehide tabi olurlar. Delilini bilerek tabi olmaya ittibâ, delilini bilmeden uymaya da taklit denir. Islam dünyasında mezhepler bu yönde bir fonksiyon icra etmektedir. Burada şuna da işaret etmek gerekir ki herhangi bir mezhebi iltizam etmiş bir Müslüman ihtiyaç durumunda şer‘î hükmü düşürmemek ve oyuncak haline getirmemek kaydıyla diğer mezheplerin görüşlerinden yararlanabilir. Mezhepler bu konuda hemfikirdir. Islam hukuk ekollerinin (mezhepler) çokluğunun ictihâdla yakın ilgisi vardır. Bunun en temel sebebi hüküm çıkarma metotlarının farklılığıdır ki bu husus Islam hukuk geleneği açısından bir zenginlik ve rahmettir.
Ictihâd ilmî bir faaliyettir. Bu sebeple gerekli birikim ve donanıma sahip olan her âlim ictihâdda bulunabilir. Vardığı sonuç kendisini bağlayıcıdır. Delilden hareketle ulaştığı neticeye aykırı hareket edemez. Ictihâdda hata olabilir. Ancak varılan sonuç için gerekli şartların yerine getirilmiş olması yeterlidir. Hz. Peygamber, ictihâd yapabilecek donanıma sahip olan âlimlerin ictihâdlarında isabet etmesi halinde iki sevap hata etmesi halinde bir sevap alacağını belirtmiştir.2 Bu sebeple ictihâdî hükümlerde her zaman değişmeler olabilir.
Ictihâd, ictihâdı nakzetmez kuralı, bir ictihâdın diğerini geçersiz kılamayacağı, her bir ictihâdın kendi içinde bir değerinin bulunduğunu ifade eder. Buna göre bir ictihâdın değeri diğer bir ictihâdla ölçülemez. Ancak uygulamada herhangi bir mezhebi esas almış bulunan bir devletin diğer mezheplerden alarak ya da yeni bir ictihâdla yasalaştırdığı hüküm herkesi bağlar. Mesela uygulamada Hanefî mezhebini esas alan Osmanlı Devletinin son dönemlerinde hazırlanan Hukuk-ı Âile Kararnamesinde diğer mezheplerden önemli ölçüde görüş kanunlaştırmıştır. Ayrıca zorlama yoluyla gerçekleştirilen boşamalar Hanefî mezhebine göre geçerli sayılırken 105. maddesiyle Mâlikîler, Şâfiîler ve Hanbelîlerin görüşleri dikkate alınarak düzenlenmiş ve bu tür boşamalar geçersiz sayılmıştır..
Ictihâd kapısı kapalı olabilir mi?
Islamî literatürde ictihâd kapısının kapanıp kapanmadığı yönünde bir tartışmanın varlığı bilinmektedir. Özellikle hicrî 4. asırdan itibaren ictihâd kapısının kapandığı yönünde bir iddia bazı araştırmacılarca dillendirilmektedir. Bunun da fıkhı donukluğa ittiği belirtilmektedir. Tarihi süreç içerisinde her dönemde müctehid âlimlerin yaşamış olması, yine her dönemde fukahanın ictihâdlarının yer aldığı fıkıh eserlerinin ve ictihâd yapma tekniklerini anlatan fıkıh usûlü kitaplarının yazılmış olması fiili olarak ictihâd kapısının kapanmamış olduğunun göstergesidir. Esasen olayların sınırsız oluşu dinamik bir ictihâd sürecini zorunlu kılmaktadır. Kur’ân ve Sünnetin özellikle bu gerçekliği dikkate alarak kendilerindeki maslahatın sabit olduğu nadir hükümler dışında ayrıntıya girmeyip birçok olayın çözümünü ihtiva eden zaman ve mekân üstü genel ilkeler / çerçeve prensipler vazetmesi ve bilinçli boşluklar bırakarak her topluma, zaman ve zemine göre kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir hareket alanı tanıması pratik hayatta ictihâdla elde edilebilecek bir sonuçtur. Bunu insanların bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek durumda olan, anahtarı insanlara verilmiş, yeri ve yolları gösterilmiş büyük bir hazineye benzetmek mümkündür. Hazine değerinden hiç bir şey kaybetmemekle beraber insan açısından değer taşıması yoluna düşüp anahtarıyla kapısından içeriye girmeye bağlıdır. Işte bu hazine nassların temel prensipleri, anahtarı da ictihâddır. Bundan dolayı ictihâd dinî bir vecibe ve hayati bir zarurettir. Içtihâd yapmak yerine göre “farz-ı ayn” yerine göre de “farzı kifâye”dir. Bu sebeple Islâm hukukunun dinamizminin pratik hayata yansımasının sırrı onun ictihâda verdiği önemde saklıdır. Hatta Kur’an-ı Kerim’in savaş halindeki bir topluluk içinden bir grubun savaşa katılmayarak dinin inceliklerini anlamak (tefakkuh) için ilimle meşgul olmalarını emretmesi3, az yukarıda geçtiği üzere Hz. Peygamberin de ictihâd melekesini elde etmiş âlimlerin (müctehid) görüşünde hataya düşmesi halinde bile bir ecir kazandığını bildirmesi onunun önemini çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu, Islâm dininin hayata intibakının bu yolla sağlanacağının ve Islâm hukukunun dinamizminin ictihâd yoluyla ortaya çıkacağının bir ifadesidir. Ayrıca Hz. Peygamberin Muâz b. Cebel’i Yemen’e idareci gönderirken onun Kur’an ve Sünnette açık bir hüküm bulamadığı olaylarda ictihâdla sonuca varacağını söylemesi üzerine Hz. Peygamber’in Allah’a hamdetmesi de4 bu sebeple olmalıdır.
Islâm hukukunun dinamizminin ictihâda bağlı olduğu ve Islâm’ın ictihâdı farz kıldığı göz önüne alınırsa, bu kapının kapanması söz konusu olamaz. Islâm’da, hukuku bir ilim seviyesine yükselten de onun ictihâda verdiği değerdir. Islam hukuk tarihine bakıldığında ictihâd kapısının kapandığı yönündeki ifade ile anlatılmak istenen hakiki manası değil mecazi anlamı olmalıdır. Bununla şunu kastediyoruz: Ebû Hanîfe gibi bazı mezhep imamları ve diğer bazı âlimler öğrencilerine fıkıh melekesi kazandırabilmek amacıyla farazi meseleler üzerinde çok durmuşlar ve geniş bir ictihâdlar külliyatı oluşmuştu. Hatta Ebû Hanîfe’ye henüz vaki olmamış meseleler üzerinde niçin bu kadar çok duruyorsunuz diye sorulduğunda: “Bela gelmeden ona hazırlık yapıyoruz” şeklinde cevap vermiştir. Işte bu tür ictihâdlarda, zaten tek düze olan hayatın ortaya çıkardığı benzer problemlere çözüm bulunabiliyor ya da bu hükümler işletilmek suretiyle sonuca ulaşılabiliyordu. Işte o kadar çok ictihâd yapıldı ki artık ictihâd kapısı kapandı yani bu şartlarda yeni ictihâdlara ihtiyacımız kalmadı anlamında böyle bir anlayış ortaya çıkmış olmalıdır. Nitekim hiç bir mezhep imamı ictihâd kapısının kapandığını söylemediği gibi pratikte de ictihâdsız bir dönem yaşanmamıştır.
4 Ebû Dâvûd, Akdiye, 11; Tirmizî, Ahkâm, 3; Müsned, V, 236. 242











