IQ su Düşükler Türkler Ve Islamlaştırılan Avrupa

mahmut-askarÜlkede ve dünyadaki gelişmelere duyarlı olan bir Alman vatandaşı olarak sabahleyin işe giderken yol üstündeki gazete bayisinden olaylara ayna tutan meşhur haftalık derginizi aldınız. Derginin kapağındaki motifler kombinasyonunu görünce, aslında nefret ettiğiniz Nazilerin, “Almanya Almanların!” veya “Türkler Defolun!” türünden sloganlarını hatırladınız, milliyetçilik duygularınız kabardı… Kapakta, Federal Almanya Cumhuriyeti’nin Başkenti Berlin’in sembolu meşhur Brandenburg Kapısı’nın üzerinde, Berlin semalarında bütün müslümanların mı, yoksa sadece Türklerin mi olduğunu pek ayırt edemediğiniz ay ile yıldızı görüyorsunuz… Kapak üstbaşlığı; “Mekke Almanya” ve altbaşlık ondan daha provakatif: “Gizlice Islamlaştırma”.9 Almanya’nın Türkler tarafından ele geçirildiğini ve gizliden gizliye, sinsice Almanya’yı Islamlaştırma faaliyetlerinin de doruk noktasına ulaştığını haber veren, belgeleyen(!) bundan daha somut ne olabilirdi…

Zaten asırlardan beri tarih kitaplarında, romanlar, hikâyeler ve filmlerde “öcü” gibi gösterilen bir Türk imajı vardı. Türklerin misafirperver olduğunu bildiklerin olsa gerek; sağolsunlar bizi ameleliğe çağırırken de, “misafir” demeyi ihmal etmediler. “Barbar Türkler” ilk defa 1960’lı yılların başında davete icabet ederek Almanya’ya gelince, Türke karşı bu önyargı büyük ölçüde yerini hakikatlere bırakmış ve o zamana kadar anlatılanların aksine, verilen her görevi itirazsız yerine getiren, dilsiz ve ağızsız Türklerle tanış olunmuştu.

Şimdi son zamanlarda Alman yazılı ve görüntülü medyasında bu ve benzeri haberleri gördükçe, Viyana Kapılarına kadar dayanan Türklerin tekrar hortladığı hissine kapılmaz mıydınız, siz sıradan bir Alman vatandaşı olsaydınız?…

Hele hele müslümanların, Hıristiyan Avrupa’yı Islâmlaştırma projesini deşifre eden (!), bunu yazdığı kitaplar, yaptığı söyleşiler ve medyada verdiği demeçlerle mütemadiyen Alman halkını uyaran aydınlardan birisi Arap-Müslüman kökenli olur ve; “Eğer Islâm’ı Avrupalılaştıramazsanız, Islâm Avrupa’yı islâmlaştıracak.”10 gibi çok iddialı bir söz söylerse… Bu “uyarı” yabana atılmaz, bu uyarı hiçbir zaman unutulmaz ve bu uyarı yerli-hıristiyan halkın zihninde bir daha kolay kolay silinmeyecek “Düşman”ın adını, sıfatını, şekli şemalini belirler!

Türk ve müslümanları hedef alan, Batı’nın düşmanı ilân eden haber, yorum, araştırmaların ve yazılan kitapların haddi hesabı yok… Aralık 2008 sayısında, “ADAC” gibi milyonlarca üyesi bulunan bir Alman otomobil kuruluşunun yayın organındaki bir kitap reklâmı özellikle Türklerin tepkisini çekti ve o kadarla kaldı. Eğer dedikleri doğruysa, üç ay içinde dördüncü baskısını yapan bu kitap da benzerleri gibi, “Gizlice Islâmlaştırılan Avrupa”nın imdat sinyalleri verdiğini konu ediniyor.

Batı Avrupa müslüman ve Türk azınlığı üzerine sık sık kamuoyu araştırmaları yapılır. Belli aralıklarla yapılan bu nabız ölçümlerinde, sosyal gidişatımızın hangi kültürel değerler üzerine oturtulduğunu tesbit ve ona göre de tedbir içindir. Almanya Içişleri Bakanlığı’nın kamuoyunda epey tartışmalara vesile olan 500 sayfalık araştırmayı ihtiva eden kitabında, bir araştırmaya göre Türk gençlerinin %85’i dindar11 iken, bir başka araştırmada müslüman gençlerin %46’sı koyu dindar12 imiş. Bu kamuoyu araştırmasına göre Almanya müslümanlarının %40’ı köktenci (fundemantal) eğilimliymiş13. Hangi gayeye hizmet için bu araştırmanın yapıldığını mutlaka Içişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble daha iyi bilmektedir lakin; “Şiddete meyilli ne kadar müslümanın olduğunun sayısını veren Içişleri Bakanlığı’nın bu araştırması, aslında müslümanlara karşı bütün önyargıları teyit etmiştir.”14

“Dindarlık”tan kimin ne anladığı ve dindarlık kavramından yola çıkarak, her camiye gidene neredeyse “potensiyel terörist” gözüyle bakıldığını da gözardı etmemek lazım. Yani işe isterseniz özel, isterseniz resmî açıdan bakın; hedef gösterilen kitle, yaratılan yeni “düşman”ın adresi hep aynı yere çıkıyor.

IQ’su düşük Türkler

Berlin Hür Üniversitesi Rektörü profesör, “Türk göçmenlerin ‘IQ’sunun Almanlardan düşük olduğunu”15 ilim adına iddia ettiği hâlde, bir-iki kem-kümün dışında fazlaca itiraz da olmadı ve bu adam hâlâ ilim adamı, akademisyen sıfatıyla görevine devam edebiliyorsa, en yüksek “ilmî” ağızlardan “Türklerin aptallığı” böylece tescil ve tasdik edilmiştir… Bu yakıştırma Türklerin dışında herhangi bir Avrupalı azınlık için söylenmiş olsaydı, Almanya’da yer yerinden oynar ve o Prof. etiketli adama aynı günüsü işinden elçektirirlerdi.

Şimdi dönüp sormak gerekir: Zekâ seviyesi (size göre) düşük, yani aptal bir azınlık toplum nasıl olur da, sizin gibi üstün medeniyet ve üstün zekâ sahibi Almanları hatta bütünüyle Avrupa’yı Islâmlaştırabiliyor?…

Artan işsizliğin, boşalan kiliselerin, seviyesi düşen millî eğitimin müsebbibi hep şu “IQ’su düşük Türkler” bugünden yarına Almanya’dan kovulursa birçok yazar-çizer, uzman, şarkiyatçı takımı işsiz kalacak. “Türk Düşmanlığı”ından şan-şöhret sahibi olmuş, hergün sayfa sayfa yazılar döktürenler; romancı, filmci, televizyoncu, gazeteci ve de siyasetçiler, aslında “velinimet”lerine minnettar olmaları gerekir.

Iradeniz dışında, sizden kendileri için yeni bir düşman yaratanlar, olması gereken bütün menfilikleri size yakıştırmada da pek mahirdirler: Batı’ya ve Batılı değerlere düşman, potensiyel terörist, kadına köle muamelesi yapan, camilerde yerli halka kin kusan ve düşük zekâlı…

Olaylar farklı, netice aynı

Münih metrosunda biri Türk diğeri Yunan iki gencin 20.12.2007 tarihinde yaşlı bir Alman’ı dövdüklerini mutlaka hatırlayanlarınız vardır. O olaydı Yunanlı genç hiçbir zaman gündeme gelmedi ve Serkan adlı Türk gencinin şahsında üç milyona yakın Almanya Türk azınlık parmakla gösterilirken, bize doğru uzanan parmaklar o derece yaklaştı ki az daha gözümüzü oyacaktı. İki serseriden birisi gözlerden ve zihinlerden uzak tutulurken diğeri, yani “öteki” yani 20 yaşındaki Türk üzerinden milyonlarca Türke yapılmadık hakaret kalmadı ve bu olaydan bile bir kültürler savaşı seneryosunu çıkarmaya çalışanlar, kamuoyuna bunun; “…hâkim hıristiyan değerlerine açılmış bir kültür savaşı”16 olduğunu yazmaktan çekinmediler.

Buna karşılık bir de, 2007 ilkbaharında Antalya’da tatildeyken Ingiliz kıza cinsî tacizde bulunduğu iddiasıyla tutuklanan Alman Marco olayını hatırlayınız: Alman medyası Antalya’dan hergün Marco haberlerini geçiyor, gerektiğinde canlı tv yayınları yapılıyor, kilisede Marco için dualar ediliyordu. Neredeyse bir hükümet krizine dönüştürülecekti bu ırza tecavüz olayında, Federal Almanya Başbakanı’ndan, Dışişleri Bakanı’na kadar devreye girmeyen kalmadı. Hıristiyan Birlik Federal Meclis Grup Başkanı Volker Kauder; “Eğer Türkiye delikanlıyı hemen serbest bırakmazsa, Avrupa’ya çok uzak düştüğünü görmelidir”17 diyordu. Suç işleyen Serkanlar için “Gençlik Islah Kampları” gündeme getirenler, Marcolar için, “derhal serbest bırakıla, yoksa….” diye tehditler savuruyorlardı. Almanya hapishanelerindeki Serkanlar cezalarını çekmeğe, çilelerini tamamlamaya dursunlar; Türkiye hapishanelerine girip çıkan Marcolar yazar oluyor, yazar…

Durum ne olursa olsun; size “kötü adam” rolünü biçenler, karşınıza geçip “iyi adam” rolünü oynamaya devam ediyorlar.

Ben Sana Hayran, Sen Bana Düşman

“Kötüler”in içinden gelmesine rağmen bazılarına, “iyi adam” rolü verilir ve “kötülerin” kötülüklerini anlattığından dolayı da ödüllendirilir. Bir toplumda istisnaî durumları toplumun tamamına mal etmeye kalkar ve bunun üzerinden topyekün bir yargıya varırsanız, siz o kitleye karşı ya peşinhükümlü, ya da art niyetlisniz. Almanya Türk azınlığı yıllardan beri “Töre Cinayeti” ve “Zoraki Evlilik” gibi marjinallikleri genelleştirenlerin hedef tahtası olmaktan kurtulamıyor.

Bugün Hollanda ve Alman medyasının “Islâm Eksperti” olarak karşımıza çıkardığı, zamanında Hollanda’ya sahte evraklarla iltica etmiş Somalili Ayaan Hirsi Ali adlı bayanın, Islâm ile faşizmi yanyana koyup diline dolamasından, müslümanları topyekün bir karalamaya tutmasından başka hangi özelliği var? Serap Çileli, Seyran Ateş ve Necla Kelek gibi Türk kökenli bayanların “sermaye”leri de yine, marjinellikleri genelleştirmekten başka bir şey değildir. Onların elinden “Töre Cinayeti” ve “Zoraki Evlilik”leri alırsanız, ezberleri bozulur, konuşmaya ve yazmaya başka da malzemeleri kalmaz. Iranlı Bayan Mina Ahadi, Almanya’daki meşhurluğunu, “Zentralrat der Ex-Muslime” yani Müslümanlığı Terkedenler Merkez Konseyi adıyla kurulan bir derneğin başkanı olmasına borçludur. Tek sermayeleri, Islâm ve Müslüman karşıtlığıdır. O da; “Islâm’ın, faşizmden farkı yoktur”18 derken, bir kesime çamur, diğer kesime gül atıyor. Birinden yuhalanma ve hatta mümkünse tehdit bekliyor ki, diğer taraftan karşılığında aferin ve alkış gelsin.

Yaratılan düşman portresinin belirginleşmesinde katkıda bulunanlara Alman medyası bilerek çanak tutarken; bu ülkenin sosyal barışına, farklı kültürel köklere sahip azınlıkların yerli-çoğulcu toplumla kaynaşmasını da böylece engellemiş oluyorlar.

Içinizdeki azınlıkların içinden özellikle bir grup azınlığı kültürel ayrımcılığa tabi tutarsanız, farklı kültürlere olan müsamahanız ve samimiyet dereceniz teraziye vurulur.

Korkudan medet umanlar

“Papa 16. Benedict’in Özel Sekreteri; Avrupa’yı Islâmlaştırma tehdidine karşı uyardı ve Batı’yı Islâmlaştırma girişimleri görmemezlikten gelinemez, dedi”.19 Şimdi çok yüksek yerden gelen bu ‘uyarı’ üzerinde biraz düşünelim: Hangi siyasî, askerî veya entellektüel güç Avrupa’yı Islâmlaştıracakmış?… Doğru-dürüst lisan bilmeyen, eğitimi ilkokul seviyesinde olan “Misafir Işçiler”mi, yoksa onların, ne sizden ne de bizden diyebileceğimiz, Türk nüfusuna oranla ancak %1`inin üniversiteye giden nesilleri mi Batı’yı Islâmlaştıracak? Yoksa, en hayatî meselelerinde bile ortak bir tavır ve akıl sergileyemeyen müslüman üst kuruluşların temsilcileri mi?…

Hıristiyanî değerlerin yılmaz bekçileri kıta Avrupa’sını tehdit eden gücün kimler tarafından geldiğini söyeleyemiyorlar. Söyleseler kargalar bile gülecek.. Ama adı konmamış, gizemli bir ‘Islâmî Tehlike’ hep gündemde tutuluyor. Almanca’da, “Feindbild” kavramı, Türkçe’ye “Düşmanresmi” şeklinde birebir tercüme edilebilir ancak; düşman ve düşmanlıklarla ilgili ne varsa hepsini bir ‘düşman portresi’nde anlatmak demektir. Karikatürüze edilmiş Türk veya müslüman resimlerine bakınız: O çizilenler, Türkü veya herhangi bir müslümanı nasıl görmek istediklerinin resimleridir. Dünya çapında bütün müslümanların tepkisini çeken, “Karikatür Krizi”nin asıl sebebi; Hz. Peygamber’in karikatürüze edilmesiydi.

Peki niye?…“Önceleri Batı’nın düşmanı komünizmin yerine bugün Islâm’ın seçilmiş olması birçoğunun işine geliyor.”20 Bu durumun geçmişte nasıl olduğunu yine en etkili entellektüellerden olan Katolik Filozof Hans Küng’den dinleyelim: “…. Çarpıtılmış, karikatürüze edilmiş bu Islâm tablosu karşısına sevgi, barış ve itidal dini olarak ideal Hıristiyanlık tablosunu koymak daha kolaydı. Kendi taraftarlarını rakip inanç sistemlerine karşı güçlendirmek için rakipler aşağılanırdı.”21 Prof. Küng’ün yukarıdaki tesbitleri bundan birkaç yüzyıl öncesi içindi fakat bugüne döndüğümüzde de, o zamandan bu zamana taktik ve metotta pek birşey değişmemiş anlaşılan…

Biz kimseye kin gütmeyiz

Gerek dünya, gerekse Avrupa çapında, müslümanların Batılıları sevmediği kanaati çok yaygın olmasına karşılık, işte elle tutulur gözle görülür bir araştırmanın sonucu: “Gallup’un 25 müslüman ülkede 6 yıl boyunca, 50 bin kişiyle yaptığı doğrudan görüşmelerde ortaya çıkan sonuç: Müslümanların çoğunluğu Batılı değerlere hayranlık duyuyor.”22 Müslümanlar bizden nefret ediyor diyerek bangır bangır bağıranlar, aslında müslümanların kendilerini sevmelerini hiç ama hiç istemeyenlerdir. Almanya Türkleri üzerinden Batı Avrupa’daki müslüman azınlığın tamamını hedef alan karalamacıların en büyük arzusu, tehdit edilmektir. Gündemde kalmak, kendini haklı çıkarmak ve yazdıklarını satabilmek için tehdit edilmeye şiddetle ihtiyaçları var.

Şayet burada müslümanların Batı’ya karşı nefreti sözkonusu olacaksa, bu; Batılı, yani hıristiyan olmalarından dolayı değil, müslümanlara karşı yaptıklarından dolayıdır. Hiçbir Batılı, ABD vatandaşları dahil, müslüman ülkelere tatil veya başka sebeplerle gittiklerinde, hatta oralarda yerleşik olarak yaşadıklarında onlara düşman gözüyle bakılmıyor. Tam tersine, yerli vatandaştan daha üstün bir muamele görürler. Bir de Batı’nın yerli-çoğulcu toplumları içinde yaşayan Türk’ü veya başka milletlerden müslümanı düşünün… Halep ordaysa, arşın burda; fazla uzağa gitmeğe ne hacet: Işte Almanya ve işte Almanyalı Türklerin hâli…

Hezeyan mı, taktik mi?

Insanlar birbirlerini sevmek mecburiyetinde değil, fakat farklılıklara karşılıklı tahammül şart… Bir halkın başka bir halka düşmanlık beslemesi ve onu her an kendi varlığına göz dikmiş, potensiyel düşman olarak görmesi için ortada müşahhas, ciddiye alınır sebepler olması gerekir. Aksi hâlde bu durum bir içtimaî hezeyan yani “paranoya”dır veya sosyal, kültürel ve hatta siyasî bir stratejinin gereği, kitlelere empoze edilen oyundur. Batı Avrupa Türklerinin mukadderatını Almanya’dakilerden ayrı düşünmek veya bunun tersi gerçekçi olamaz. Sayıları dört milyon civarında tahmin edilen bu azınlığın, yerli halk tarafından sevilmek gibi lüks bir beklentisi yoktur. Bulundukları ülkelerin yeniden inşasına emek, alınteri ve ödedikleri vergileriyle katkıda bulunmuş, kendilerinden sonra gelen nesillerini de, birlikte yaşadıkları yerli topluma vatandaş olarak kazandırmış bu insanların tek beklentisi; farklılıklarıyla birlikte vatandaş olarak kabul görmektir.

Göçmen Türkün, Alman’ı kendine düşman görmekten dolayı bir çıkarı olamaz; tam tersine, çok şey kaybeder. Bu ülkede yabancı düşmanlığı maalesef bir vakıadır ve bu kavram Almanya Türkleri ile özdeşleştirilmiştir. Bunun bir hezeyan (paranoya) olmadığını, değişik kuruluşların yaptığı kamuoyu araştırmaları ortaya koymaktadır. Saha çalışması yapan ilim adamlarının, “Anti Islâm Irkçılığı” gibi bir kavrama vurgu yapmaları, sinsice yaygınlaşan husûmetin ulaştığı boyutu ele vermektedir.

“Ister Berlin, Dortmund, Dresden veya Şlesvigholstayn’ın küçük bir kasabası olsun; bilim adamları mikrofonlarını açar açmaz, iyi bir eğitim ve geçim düzeyine sahip, ılımlı siyasetin temsilcisi denilebilecek, başka bir ifadeyle; toplumun orta kesiminden olanların ağızlarından, az veya çok kalıplaşmış ifadelerle yabancı düşmanlığı dökülüyor.

Araştımayı yapan Decker’e göre; yabancı düşmanlığı, tahminlerin de ötesinde, toplumun orta kesimlerinin içlerine kadar yayılmış durumdadır.

Bielefeld Üniversitesi’nin araştırmalarına göre; ‘Yabancılar asimile olmalıdır” gibi radikal bir beklentiye, 2006 yılında Alman vatandaşlarının takriben yarısı destek verirken, bu oran 2003 yılında sadece %26 idi.”23

Son yıllarda Almanya’da cami inşası etrafında koparılan fırtına, Türk düşmanlığını körükleyen ırkçı ve köktendincilerin işini kolaylaştırmış, onlara lojistik destek sağlamıştır. “Alman vatandaşlarının %11’i cami yapımına destek verirken, her dört kişiden üçü, yani %74’ü yeni camilerin inşasına karşıdır.”24

Sayfalar dolusu, istatistik rakamları, oranlar, araştırma neticeleri sıralamak mümkün. Üstelik bu araştırmaların hepsi de, sahasında belli konumu olan Alman enstitüleri ve bilim adamları tarafından yürütülmektedir. Özellikle Türklerin şahsında müslüman göçmen azınlığın tamamını hedef alan karalamaların birisi; müslümanlar çoğalarak Hıristiyan-Avrupa’yı Islâmlaştıracaklar, diğeri ise; müslümanlar biz hıristiyanları kendilerine düşman görüyorlar.

Şimdi bu iki noktada yoğunlaşan sis perdesine ışık tutarak aydınlatalım: “Bir ülke nüfusunun stabil (istikrarlı) kalabilmesi için kadın başına doğum oranı 2,1 olması gerekir. Almanya’nın doğurganlık oranı 1,4 iken Italya’nın 1,3 civarında. Cezayir’in son 25 yılda doğurganlık oranı 6,7’den 1,86’ya, Tunus’un 4,8’den 1,73’e ve Türkiye’nin 2,7’den 1,89’a gerilemiştir.”25

Yukarıdaki oranlardan da görüleceği gibi, sadece bazı Avrupa ülkelerinin nüfusu gerilemiyor, Avrupa’ya komşu olan müslüman ülkelerin de nüfus artışları hızla geriliyor. Zihinlerin bulandırıldığı ikinci önemli nokta olan, müslüman göçmenler, özellikle dindar olanları, yerli hıristiyan halka kin ve nefret besliyor meselesine gelince: Buna da, kendi yorumumuzu katmadan, en son Bertelsmann Vakfı’nın neticeleri ışığında verilen haber-yorumlardan sadece biriyle cevap verelim:

Ursula Rüssmann, “Elinizi vicdanınıza koyarak” diye başladığı yazısında;

- Almanya’daki her beş müslümandan dördünün diğer dinlere karşı açık olmayı gayet tabiî olarak gördüklerini,

-Almanya’daki müslümanların dörtte üçünün en fazla iki çocuk sahibi olduklarını” ve müslümanlara ait birtakım “normallikler” ve “normalleşmeler”i sıraladıktan sonra; “müslümanların bu derece normal olduklarına siz de ihtimal vermediğinizi itiraf edin”26 demiş.

Müslüman azınlığa ve Islâm’a bu derece peşinhükümlü yaklaşan yerli-hıristiyan ve de Alman’ın kendi dinine bakışında müsbet (pozitif) bir gelişme kaydedildiği ve Hıristiyanlık denince; “Ötekine sevgi’yi çağrıştırıyor diyenlerin oranı %80 ve insan haklarına saygı demektir, diyenlerin oranı da %71”27 civarında.

Hıristiyanlık denince, ‘ötekine sevgi’ demektir diyen %80’lik kesimden, müslüman ‘öteki’lere peki bu ‘sevgi’den hiç mi pay düşmez?…

Kaynaklar:

9: “Mekka Deutschland/Die Stille Islamisierung, Der Spiegel, Nr.13/26.3.07

10: Prof. Bassam Tibi, Die islamische Herausforderung

11: Muslime in Deutschland, s. 16

12: Muslime in Deutschland, s. 17

13: 500 Seiten politischer Sprengstoff, Spiegel Online, 20.12.2007

14: Islam Studie, Die Zeit, 20.12.2007

15: Der Intelligenzquotient der Türken, Die Welt, 23.7.2005

16: Exempel des Bösen, Der Spiegel, 2/2008

17: Kai Strittmatter, Von der Ferien- zur Staatsaffäre, Süddeutsche Zeitung, 27.6.2007

18: „Der Islam ist Vergleichbar mit dem Faschismus“, Die Welt, 9.8.2007

19: Welt Online, 26.7.2007

20: Hans Küng, Der Islam, s.30

21: Hans Küng, Der Islam, s.38

22: Dietrich Alexander, Die Welt, 10.3.08

23: Berit Uhlmann, Neue Studien, Süddeutsche Zeitung, 15.7.2008

24: Prof. Dr. Elisabeth Noelle ve Dr. Thomas Petersen, Allensbach Analyse, FAZ, 17.5.2006

25: Philip Jenkins, Wird Europa wirklich Islamisiert?, Die Welt, 28.01.08

26: Ursula Rüssmann, “Fromm, Feri, Muslim”, Frankfurter Rundschau, 27.9.08

27: Prof. Dr. Elisabeth Noelle ve Dr. Thomas Peters, FAZ, 17.5.2006

Dünyanın Çivisi Çıktı! Dünyanın Çivisi Çıktı!

Sevgili dostlar! Dünyada artık pekçok şeyi anlamakta oldukça zorlanır olduk. Dünyada mazlumun dini de, dili de, ırkı da sorulmaz ilkesi genel geçer bir kaidedir. Artık mazluma yardım eden suçlu ama zulüm uygulayan zalim ise haklı... [Devam oku...]