İslâm’da Hastalıklarla Baş Etmede İnanç ve İbâdetin Rolü

oezcan-hidir.jpg Kur’an ve Sünnet gibi iki temel kaynağa dayanan Islâm Dîni, hastalıklar konusunda da bizim için rehberdir. Zira Kur’an’da hem fiziksel ve ruhsal hem de manevî ve ahlâkî hastalıklara işaret eden pek çok âyet ve hadis vardır. Buna göre 13 âyette ruhî-ahlakî-manevî hastalıklara, 11 âyette de fiziksel hastalıklara doğrudan işaretler vardır. “Onların kalplerinde hastalık vardır…” (el-Bakara, 10) âyetinde manevî-kalbî hastalıklara; “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur” (eş-Şuarâ, 80) âyetinde de ruhsal-bedensel hastalıklardan söz edilir.

Fizikî ve ruhî hastalıkların teşhis ve tedavisinde de çoğunlukla maneviyat ve ahlâkın rolüne işaretler vardır. Zira Kur’an kendisini aynı zamanda “şifa” olarak tanımlamıştır. Ayrıca özel olarak da “şifa âyetleri” diye bilinen âyetler, Kur’an’da yer almaktadır. Yine Kalem Sûresi son âyeti ile Fâtiha ve “Muâvezeteyn (Felak-Nâs)” sûrelerinin de, Hz. Peygamber’in “hak ve gerçek” olduğunu haber verdiği “nazar-göz değmesi” için okunduğu, genel anlamda bilinen bir husustur.

Bunun yanı sıra Hz. Peygamber’in hadisleri içinde de “Nebevî tıp” adı altında pek çok hadislerinin bulunduğu ve bunlarda Efendimizin çeşitli bedensel ve ruhsal hastalıklar hakkında emir ve tavsiyelerinin bulunduğu âşikârdır.

Sadece Buhârî’nin, “Kur’an’dan sonraki en sahih eser” olan el-Câmiu’s-sahîh’inde doğrudan bedensel ve ruhsal hastalıkların tanım ve tedavisine dair 129 hadis mevcuttur. Bu konuda gerek klasik dönemde gerekse günümüzde pek çok müstakil eserin de kaleme alınmış olduğunu belirtmeliyiz. Kaldıki bunların büyük bir kısmının, bugün “alternatif tıp” ismiyle son yıllarda alabildiğine yaygınlık kazanan tedavi yöntemlerine kaynaklık ettiği de artık bir sır değildir. Ne var ki Efendimizin bu tavsiyelerinin daha ziyade günümüz tıp dilinde “koruyucu hekimlik=hijyen” diye bilinen tedbir ve tavsiyeler olduğunu ve uyulmasında herhangi bir zorunluluk olmadığını da burada özellikle belirtmeliyiz.

Yani Islâm esasen Müslümanın fiziksel ve ruhsal olarak kendilerini nasıl korumaları gerektiği konusuna eğilmiş; hastalığı yaratan Allah’ın şifayı da yaratmış olduğunu dolayısıyla genel anlamda tedavi yollarını aramayı teşvik etmiştir.

Hastalık öncesi koruyucu hekimlik anlamında pek çok tavsiyeye sahip Islâm, hastalığa yakalandıktan sonra da, bu hastalıkla nasıl başa çıkılacağı ile ilgili emir ve tavsiyelerde bulunur. Bu noktada işe, hastalığın insan için bir “felaket”, “ceza” olmadığı, aksine kişinin günahlarına “kefaret” olduğunu net bir biçimde ifade etmekle başlar. Ancak bu keffaret olma işi, manevî hastalıklar için değil; ruhsal ve bedensel hastalıklar için geçerlidir. Yani manevî hastalıklara Islâm’da negatif bir bakış; buna karşılık bedensel hastalıklara nisbeten olumlu bir bakış söz konusudur. Bunun sebebi ise ruhî ve bedensel hastalıklardan kurtulmanın en önemli vesilelerinden birinin, kalbî-manevî hastalıklardan arınmakla mümkün olması sebebiyledir. Bu ise aslında hastalıklara bakış konusunda Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi diğer dinlerle Islâm arasındaki çok önemli bir ontolojik farka işaret eder. Zira Islâm’ın dışındaki dinlerde hastalık bir ceza olarak görülür. Iki yıl önce Kampen Üniversitesi’nde düzenlenen “Hastalık Sempozyumu”nda Islâm’ın hastalıklara bakışında en temel noktanın, onun günahlardan kurtuluşa yol açan bir “keffaret” olarak görülmesi olduğunu söylediğimde, salonda bulunanların hayretli bakışları ile karşılaşmıştım.

Esasen bu nokta aslında inançlı bir hastanın bu hastalığının üstesinden gelmesindeki en önemli motivasyon kaynağıdır. Hastalığının günahlarından kurtuluşuna vesile olacak bir keffaret olduğunu düşünen ve inanan biri bu hastalıktan kurtulma konusunda çok daha istekli olacaktır. Tabiatıyla bu hastalığın ve şifanın kaynağının Allah Teâlâ olduğu ve hastalığı kendisine veren Cenâb-ı Hakk’ın bunda bir hikmetinin mutlaka olacağı, ama aynı zamanda bu hastalığının şifâsının da yaratıldığı inancına sahip kişi, hastalığı ile baş etmede, daha baştan kazanmış demektir. Bu aynı zamanda gerçek manada îman olgunluğuna ermiş kişiyi ifade eder. Aksi bir durumda yani “neden bu hastalık beni buldu?” sorusunu sormaya başladığında ise, başlangıçta bedensel olan rahatsızlığını kişi, aynı zamanda ruhsal rahatsızlığa ve inanç krizine dönüştürebilir. Bu ise, günümüzün en yaygın psikolojik rahatsızlığı diye nitelenen “stres” ve “depresyon” demektir. Stres ve depresyonun ise, pek çok başka hastalığın tetikleyicisi olduğu uzmanlarca ifade edilmektedir. Bazılarımız bunun üstesinden gelmede başarılı olur ve olgunlaşırken bazılarımız ise imha oluruz. Işte burada kişilik yapısının rolü olduğu gibi inanç da son derece önemli rol oynar. Zira stresli vücudun psikolojik cevabı korku, endişe, gerilim şeklinde olurken; bedensel/fizyolojik cevabı da çarpıntı, terleme, nefes sıkışması gibi belirtiler gösterir. Aşırı duyarlı, benmerkezci, katı, endişeli, kötümser, içine kapanık, alıngan, huzursuz, kolay kışkırtılan, saldırgan, aceleci, sabırsız, telaşlı, hırslı, doyumsuz, mükemmeliyetçi, vurdumduymaz kişilik yapısına sahip kimselerin bu tür hastalıklarla mücadelede son derece zorlandığı bilinmektedir. Bütün bunların ise, esasen bir müslümana yakışmayan huy-karakter özellikleri ve manevî anlamda kalbî hastalıklar olduğu izahtan varestedir.

Bu itibarla modern dünyamızda genel geçer bir kabul/postüla haline gelen “Tıp pozitif bir bilimdir; manevî tedavi ise teokratik bir kanundur; ikisi birbiri ile hiçbir şekilde uyuşmaz” düşüncesi sarsılmıştır. Zira manevî yönelişlerin ve inancın insan beyninde birtakım kimyasalları tetiklediği, bu kimyasalların da savunma sistemini harekete geçirerek hastalıkları yenmede etkili olduğu bilinmektedir. Bu durum, tıp bilimi ile maneviyat ve inancın birlikteliğinin insanın hem bedensel hem de ruhsal sağlığına son derece olumlu etki yaptığını doğrulamaktadır. Şu halde ümit, sevgi, merhamet, bağışlama, Yaratıcı’nın ona yardım edeceği ve dolayısıyla O’na teslim olma, yalnız O’na güvenme, yalnız O’ndan yardım isteme ve O’ndan gelene tereddütsüz rıza gösterme vb. duygular, kişinin hastalıklardan iyileşmesine son derece olumlu tesirde bulunur. Artan iyileşme beklentisi de, beyinde seretonin gibi ruh halini düzenleyen bazı salgıları arttırır. Bu salgılar ise, hastanın savunma sistemini güçlendirir ve beden kendi kendine yardım ve tamir işlevini başlatır. Böylece içimizdeki büyük doktor ve geniş eczaneyi harekete geçirmek için sağlam bir inancın somut etkileri, aslında bilim gözüyle de doğrulanmaktadır. Öte yandan ABD’nin Pensilvanya Eyaleti’nin Italyan asıllı dindar katoliklerin yaşadığı bir kasabasında yapılan bir araştırma, inanç ile hastalıklar arasındaki sıkı bağlantıyı ortaya koymuştur. Araştırmacıların bu kasabada dikkatle not ettikleri husus, kalp hastalıklarında bütün ABD’ye kıyasla en düşük orana sahip olmalarıdır. Bunun sebeplerini ortaya koymak için yapılan alan araştırmasında, beslenmeden hayat tarzına kadar pek çok konu incelenmiş. Neticede elde edilen başlıca farklılıklar olarak, lüks düşkünlüğü, tüketim çılgınlığının henüz kasabayı istila etmediği gözlemlenmiş. Zira bu kasaba halkının dindar ve muhafazakâr olarak geleneklerine sahip çıktığı, âile bağlarına da son derece önem verdiği, hasta ve yaşlılar âile içinde çok büyük saygı, sevgi ve ilgi gösterdikleri belirtilmektedir.

Efendimizin de dünya meşgalelerinden bunaldığı zamanlarda Kur’an’a, ibâdete ve özellikle de namaza sığındığı biliniyor. Efendiğimiz dünya meşgaleleri arasında daraldığında “Ey Bilâl! Bizi rahatlat” buyurur ve namaza yönelirdi. Şu halde “Namaz kılan bir toplumun psikolojiye zekât veren bir toplumun da sosyolojiye ihtiyacı yoktur” diyen ünlü mütefekkir Cemil Meriç’in kızı Ümit Meriç haksız mıdır?

Kur’an okumanın stres azaltıcı etkisi ve vücudun bağışıklığını artırıcı bir güce sahip olduğu da tecrübe ve bazı araştırmalarca sabittir. Ayrıca duaların ve ismen dualaşmanın da hastalıkların üstesinden gelmede önemli tesiri vardır. Zira duada birisi ismen anıldığında dua mesajı ruhsal boyutta telepatik iletişimle dua edilen hasta kişiye ulaşacaktır. Çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek olan dua, Kur’an’a göre “insanın içten bir kalp ile Allah’a yönelmesi, O’na muhtaç olduğunun bilinci ile sonsuz güç sahibi Allah’tan yardım dilemesidir.” Yapılan araştırmalarda hastalar için dua etmenin hastaların rahatsızlık belirtilerini azalttığı ve iyileşme sürecini hızlandırdığı sonucu elde edilmiştir. Buna göre dindarlarda depresyon ve stres daha az görülürken, düzenli olarak ibâdet ve dua eden hastalar üzerinde yapılan bazı araştırmalarda ibâdet ve duanın iyileştirici gücü bilimsel olarak da ispatlanmıştır.

Şurası muhakkak ki, insan hayatının korunmasını beş temel gâyesinden biri sayan Islâm, Kur’an ve Sünnet’iyle sağlıklı bir hayat sürmeyi ve hastalığa yakalanmamayı ve hastalığa götürecek sebeplerden uzak durulmasını öncelikle hedefler. Zira Kur’an’ın ifadesiyle insanın hayatı da ölümü de Allah’a aittir. Hastalık halinde de bu bilinç ve inanç üst düzeye çıkar ve hasta güçsüzlük ve zayıflığını anlayıp Cenâb-ı Hakk’a sığınır. Bu itibarla Imam el-Gazâlî hastalığı “Allah’ı bilmek ve tanımanın bir vesilesi” sayar. Bu ise, en çaresiz, en âciz ve en ümitsiz anlar olan hastalıklardan şifa bulmada, her şeyi bilen ve gücü yeten bir Kudret’e sığınarak, manevî güç, enerji ve sinerji elde etmek olacaktır.

Dünyanın Çivisi Çıktı! Dünyanın Çivisi Çıktı!

Sevgili dostlar! Dünyada artık pekçok şeyi anlamakta oldukça zorlanır olduk. Dünyada mazlumun dini de, dili de, ırkı da sorulmaz ilkesi genel geçer bir kaidedir. Artık mazluma yardım eden suçlu ama zulüm uygulayan zalim ise haklı... [Devam oku...]