Kendi Modernitesini Gerçekleştiremeyen Toplumlar

mahmut-askar.jpgTeknolojideki gelişmelerine, ilimde kat ettikleri merhalelerine, düşüncede alabildiğine serbestliğin yanısıra yetişen beyinlerine ve gıptayla baktığımız demokratik sistemlerine bir türlü ulaşamadığımız ülkelerin bizde olmayan hangi özellikleri var? Üstün ırk nazariyesi saçmanın saçması bir iddia idi ki, tarihin sistemler hurdalığına atılıverdi. Din unsuru önemli bir rol oynasaydı, üstünlük sadece aynı dine mensup milletlerde kalmalıydı. Halbuki Budizm ve Hinduizm de dahil, Islâm öncesi ve sonrası çağlarda medeniyet üstünlüğü tarih boyunca hep el değiştirmiştir.

“Müslüman olduğumuz için geri kaldık” safsatası da artık eskisi kadar rağbet görmediği gibi, bu sloganın arkasına sığınanların da sayısı giderek azalıyor. Dün, dindarlar gelişmelerin gerisinde kalıyor diye saldıranlar, bugün dindarlar çok ileri gidiyor diye yaygara koparıyorlar.

Soğuk Savaş döneminde en totaliter komünist rejimler ve taraftarları bile demokrasiyi, demokratlığı dillerinden düşürmezlerdi. Bugün dahi bakıyorsunuz, tepeden tırnağa silahlanmış ve kanlı devrimi benimsemiş terör grupları bile lafta herkesten çok demokratlık taslıyorlar. Bazı etnik, siyasî veya dinî gruplar, kendilerine göre bağnaz, aşırı ve önyargılı kesimleri ‘hoşgörü’ye davet ederken; herkes için söylermiş gibi yaparlar ama aslında sadece kendileri için müsamahakârlık ister, daha fazla hak talep ederler. Dar açıdan, tek bir pencereden ve sadece belli bir yöne bakan insan samimi olarak bir dine bağlı olsa da, hiçbir dine mensubiyet şuuru duymasa da, o insanın ufku dar, tuttuğu yol dar ve din anlayışı, dine ve gerçek dindara olan bakışı da dardır.

Dipçik zoruyla

gelen sevgi

Inancımızı, çağdaşlığımızı, demokratlığımızı, milliyetçiliğimizi, etnik kökenimizi, mezhep veya tarikatımızı ve hatta inançsızlığımızı bile ideolojileştirerek kendimizden olmayanlara karşı bir silah gibi kullanıyoruz. Görünürde bizim gibi düşünmeyen, inanmayan, yaşamayan ve siyasî tercihde bulunmayanlara karşı güya son derece hoşgörülü bir tutum sergilemiş olsak da, hattızatında bu durumu hazmedemiyor ve kabullenemiyoruz. Ideolojik bir eğitim çarkı, dayatılan dünya görüşü, zorlanan hayat tarzı, bizi toplum olarak ideolojik dayatmalara karşı ideolojik tepki koymaya zorladı. Farklılıklarla birlikte yaşamayı resmen unuttuk! Yirminci yüzyılın başlarında yıkılan imparatorluğun enkazı üzerine kurulan cumhuriyet rejiminin tek tip insan ve millet yaratma sevdası, bizi; “Ya benim olursun, ya kara toprağın” diyen sevdalının durumuna düşürdü. Dipçik zoruyla gelen sevgi, bizi sevgisizlik ve tahammülsüzlüğe sürükledi.

Buna göre; dindar olan çağdaş olamaz, modern olan dindar olamaz, milliyetçi olan da demokrat olamazdı. Bunların hiçbirisi bizim gerçeklerimizi yansıtmadığı gibi, ülkenin yüce menfaatleri bizi, dindar olmasak da dine saygılı olmaya, farklılıkları kabullenen bir vatanseverlik/milliyetçilik anlayışına ve samimi bir demokratlık anlayışına zorluyor. Bu üç ana ögeyi herkes (isterse) kendi şahsıyla özdeşleştirebilir.

Dindarız ama ‘dini

dar’lardan değiliz

Bu yeni durum, bizim din ve dindarlık anlayışımızın, vatan ve millet sevgimizin, demokrasi anlayışımızın, yaşadığımız dünya şartlarına göre yeniden tanzim ve tarifini gerektirir. En fazla töhmet altında bırakılan, eleştirilen kesim dindar olan veya dinî hassasiyetleri önplana çıkanlardır. Dindar üzerinden dine saldıranların asıl korkusu, kendi ideolojilerine dini rakip görmeleridir. Dindarlığın şuurunda olanlar da, kainatı kucaklayan dini, dar beyin kapasitesi ve sınırlı bakış açısına sahip‘dinidar’lara mesafe koyarak, onların uhdesinden dindarlık kavramını kurtarabilirler.

Millet olarak kendi modernitemizi yaratamadığımızdan, bu konuda mesafe almış diğer milletlere hep gıpta ve özentiyle bakıyoruz. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de dondurulmuş kimlikler, bastırılmış düşünceler yeniden ortaya çıktı. Türkiye son yıllarda bu konuları şiddetli tartışmalar ve tarafların talepleriyle dolu dolu geçirmektedir.

Muhtemelen bu tartışmalar ve yüzleşmelerin neticesinde Türkiye çok gecikmeli de olsa kendi modernitesini bir çerçeveye oturtmaya başlayacaktır. Bizde inanan bağnazlar gittikçe aydınlanır ve sayıları azalırken, bir inatlaşma, restleşme neticesi olarak inanmayan bağnazların sayısı giderek artıyor. Inandığımız ve inanmadığımız şeylere kendimizi inandırmak veya inandırmamaktan çok, ötekileştirdiklerimizi ikna etmek, yerine göre de onlara karşı saldırı malzemesi olarak kullanırız.

Meselâ; ötekisini din adına veya din için hırpalar ve fırçalarken, bunun din ile ne derece bağdaştığına bakmıyor ve o aynayı hiçbir zaman kendimize tutmuyoruz. Ötekisini vatanı az sevmekle veya ihanetle suçlarken; bu vatanın asıl sahibi ve gerçek seveni benim, intibasını uyandırırken, bu vatanın sizin gibi öz evlatlarından birini kendimize düşman kazandığımızı farketmiyoruz. Ötekisine, böbürlenerek asıl demokrat, çağdaş benim, derken, aynı ülkenin insanını ne kadar aşağıladığımızın, hakir gördüğümüzün ve böylece çok sevdiğimiz vatana, birlik ve beraberliğini korumaya çalıştığınız millete asıl ihaneti kendimizin yaptığını herhalde anlayamıyoruz.

Çağa yön vermek

Çağı yakalayabilmiş her millet, kendi medeniyet değerleri üzerine oturttuğu modernleşme (çağdaşlaşma) sürecini mutlaka millî bünyesine uygun bir tarzda gerçekleştirmiştir. Bizim gibi bu evreyi zamanında tamamlamamış olanlar ise, milletler yarışını önde götürenlere yetişebilmek için onlar gibi olmak ve onlara benzemek için çırpınıp dururlar. Bu sürecin evveliyatı, kendi modernitesini yaratamayan Osmanlılar’a dayandığından vebalin tamamını Cumhuriyet nesline yüklemek haksızlık olur. Cumhuriyet Türkiye’sinin en büyük hatası ise, ‘bedeli ne olursa olsun’ riskine göğüs gererek giriştiği modernleşme davasında kendi kültürel kodları üzerine oturtulmamış, medeniyet değerleriyle örtüşmeyen bir değişim sürecinin başlatılmış olmasıdır. Habire birçok şeyi sil baştan başlamamızın sebebini burada aramak gerek.

Milletler gibi topluluklar, gruplar, hatta fertler de böyledir: Kendi değerleriyle mayalanmış, kendi karakterine uygun bir çağdaşlaşma süreci başlatamayanlar, değişim rüzgarlarının önünde oradan oraya savrulur dururlar. Kendi kökleri üzerinde dikelmediklerinden, ana gövdeden koptukları veya koparıldıklarından, rüzgar hangi yönden kuvvetli estiyse o yöne meyillenir veya sürüklenirler.

Ülkemizde seküler, ideolojik laik kesime ilaveten son yıllarda toplumun muhafazakâr kanadında da başgösteren modernleşme olgusundaki çarpık, tezat ve çelişkili gelişmeler; hazımsızlığın, hazırlıksızlığın ve temelsizliğin göstergesidir.

Ulusalcı/Milliyetçi kesimin olduğu kadar Muhafazakâr/Dindar kesimin özünü oluşturan irade, fikrî ve kültürel açılımdan, diyalogdan çekiniyor. Halbuki ancak bu yolla önyargılar, husûmetlikler azalır, onların yerini dostluklar ve kabullenmeler alır. Bu çekingenliğin, endişenin temelinde bize göre iki önemli sebep yatmaktadır: Bunlardan birisi; kendine güvensizlik, ikincisi ise; vizyonsuzluktur. Sarıldıkları seküler sistemlerin, ideolojilerinin fos çıkmasından ayakları boşluğa düşenlerin hâlini anlamak mümkün. Islâmî bir öze sahip, bu dinin mayasıyla yoğrulmuş, ilham kaynağı oradan gelen medeniyet anlayışına, dünya görüşüne ne demeli… Yeryüzü secdagâhımız, bütün mahlûkatı yaratan Allah aynı zamanda kainatın da sahibi ve beşer olarak aramızda yaratılıştan gelen renk, ırk gibi farklılıklarla birlikte dinî ve kültürel farklılıklarımız da Allah’ın âyetlerinden olduğuna göre; niçin kendi ayakları üstüne alnı açık, başı dik durmamak?

Şayet asrın idrakine kendimizden bahsettireceksek, bu ancak telkin ve dayatmaların tesirinde kalmadan kendi kültürel şartlarımızla örtüşen değişimi gerçekleştirmekle mümkün olabilir. Bizim dindarlığımız içte millî, dışta milletlerarası olmayı, alabildiğine hür düşünce ve demokratik sistemi benimsemeyi ve küreselleşen dünyayı kucaklamayı teşvik eder. Bizim dindarlığımız, çağdaşlaşmadan öte çağın önüne geçmeyi, çağı yönlendirmeyi hedefler.

Kendi modernitemizi gerçekleştirebildiğimiz takdirde; dindarlık gibi demokratlık ve milliyetçilik de kendi başına ideoloji olmaktan kurtulmuş olacak. Çünkü kendi modernitesini  yaratan (kendi değerleriyle çağdaşlaşan) bir millet, gayet tabiî ki oturmuş bir demokratik sisteme ve anlayışa sahip olacak, din unsurunun kendi medeniyetinin şekillenmesinde ve insan hayatındaki tartışılmaz yerini, inansa da inanmasa da, kabullenmiş ve benimsemiş olacak ve vatan dediği toprak parçası üzerinde yaşayan her cins ve türden vatandaşın milletleşmesini kucaklayacak, onun ortak değerleri üzerine inşa ettiği medeniyet anlayışıyla medenileşecek. Siyasî ve entelektüel mücadelemiz bu sefer ideolojiler üzerinden değil, millî ve milletlerarası meselelere sunduğumuz çağdaş çözümler üzerine olacak.

Gelecek sayı için:

Teferruatta birtakım değişimler yaşamasına rağmen, özde anavatan Türklerinin karakteristik özelliklerini bünyesinde muhafaza eden Batı Avrupa Türkleri, azınlık modernitesini gerçekleştirme istikametinde kendi engellerini aşamıyorlar.  Bu konuda son derece kafası karışık, çok başlı ve plansız olan Göçmen Türkler, anavatandakilerden daha ürkek, korumacı ve içine kapanıktır. Açılımdan kaybolmayı, değişimden asimilasyonu anlayan Batı Avrupa Türkü, biraz da burnunun doğrultusunda kendi kitlesini sürükleyen idarecilerin mağdurudur. Bir başka yazımızda özellikle bu konuyla ilgili düşüncelerimizi sizlerle paylaşacağız.

Dünyanın Çivisi Çıktı! Dünyanın Çivisi Çıktı!

Sevgili dostlar! Dünyada artık pekçok şeyi anlamakta oldukça zorlanır olduk. Dünyada mazlumun dini de, dili de, ırkı da sorulmaz ilkesi genel geçer bir kaidedir. Artık mazluma yardım eden suçlu ama zulüm uygulayan zalim ise haklı... [Devam oku...]