Hangi Vatan

mahmut-askarİnsanlık tarihinin hiçbir döneminde insanoğlu bugünkü kadar hareketli olmamıştı. Bunu, teknolojik gelişmelere borçluyuz. Sermaye küreselleştikçe, şirketler de buna paralel olarak yeryüzüne dağılıyor. Bu şirketlerde çalışmak isteyen vasıflı-vasıfsız elemanlar da, ekmek parasını kazanmak için bazen ülke sınırları içinde, bazen de ülkelerarası düzeyde hareketliliği göze alabiliyor. Gurbet türkülerimizin çoğunluğu, ulaşımın, iletişimin çok zor şartlarda sağlandığı dönemlere aittir. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nun son 2013 yılı raporuna göre dünyada 231 milyon insan kendi ülkesinin dışında göçmen olarak yaşıyor. Bu göçmenlerin yarıdan fazlası ise, Avrupa Birliği ve diğer sanayileşmiş Batılı ülkelerde yaşamaktadırlar. Başka bir ifadeyle, bunlar genellikle gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerden Batı’ya göç etmiş işçi veya ilticacı konumundaki insanlardır.

Bir taraftan insanlar, geçim temin etmek için doğup büyüdükleri diyarlardan, “aşrı aşrı memleketlere”, ecnebi ülkelere göç ederken, diğer taraftan da; “vatanın bir karış toprağı uğruna”, günümüzde olduğu gibi, kendilerini feda etmekten çekinmiyorlar. İşte böylesi bir zaman diliminde, özellikle anavatanın dışında yaşayanlar için “vatan” mefhumunu anlamaya ve irdelemeğe çalışacağız. Biz Türkler; “Ana gibi yâr, vatan gibi diyar olmaz!” demişiz… Peki ya başka diyarları vatan tutmak mecburiyetinde kalanlarımız?… Onlar için vatan; doğdukları yer, doydukları yer, yoksa aidiyet duygusu besledikleri yer midir?

“Vatanın evlatları özge kapılarında

Nice derbeder düşüp”

Türk Dünyası’nın en büyük şairlerinden Bahtiyar Vahabzade 1972 yılında Berlin’de ilk defa karşılaştığı Türklerle sohbet ederken içlerinden birisi; Nerde karnım doyuyorsa, ora vatandır bana” babından bir söz sarf etmiş olmalı ki, o husus şiirde şöyle terennüm edilmiş:

“Nerde karnım tok ise, ora vatandır bana,

Diye kahkaha çekti.

O, bu kahkahasıyla yüzüme sille çekti.”

“Çöreg (Ekmek) Veten” veya “Çörek Saadet” adlı şiirlerinde, böylesi vatan tanımlamasına şiddetle karşı çıkarken, şöyle der:

“Sen veteni çöreğe (ekmeğe) nece gurban eledin

Burada çöreg kazanıp özünü de itirdin.”

Doğrudur; buralarda ekmek kazanmak için gelenlerin bir kısmı kendisini yitirmiş olsa da, hâlâ dinamik bir Avrupa Türk’ünden bahsedebiliyorsak, onu da kendini yitirmemişlere borçluyuz. Şimdi bütün meselemiz; burada ekmeğini kazanırken kendini yitirmemek olmalı! Onun için de, gurbette vatan yaşanmalı, gurbet vatana dönüşmeli…

İsmail Gaspıralı; “Türk’ün vatanı, Türkçe’nin konuşulduğu yerdir” diyor. Bundan hareketle; Avrupa Türklerinin en öncelikli meselesi olarak son yıllarda her fırsatta dillendirdiğimiz, Türkçe’nin yaşatılması konusu, aynı zamanda yeni nesillerin, (mesela) Almanya’ya nasıl bir “vatan” tarifi getirecekleriyle alâkalıdır. Tersinden okuduğumuzda ise; Türkçe’nin unutulduğu bu diyarlarda artık Türk de yoktur! Olsa olsa, ataları Türk olan Almanlar vardır.

Arif Nihat Asya’nın,

“Vatan ettim sizi ey topraklar

Beş vakit damgalayıp anlımla”

diyerek veciz bir şekilde tarif ettiği vatan, aynı zamanda Avrupa Türkü’nün göç ettiği topraklara niçin “vatan” diyemediğine de bir izahtır.

Çocukluğumda, babamla buğday biçimine gittiğimizde, yanık sesiyle okuduğu bir türkü vardı: “Kesildi nişanem yad oldu vatan/Gözden yitti bizim yerin dağları”. Vatanla olan bağları koptukça (nişanesi kesildikçe), kişi kendini daha da göçebe hisseder. Gönül rahatlığıyla aidiyet duyacağı bir toprak parçası artık kalmamıştır yeryüzünde… Bazen doğup büyüdüğü topraklarla uzun yıllardan beri ilişkisi kalmamış dostlarla konuştuğumuzda, yüz ifadelerinde hep o eksikliğin burukluğunu görmüşümdür:  Kimliğinin şekillendiği yöre ile irtibatın kesilen her insanda, şimdi yad olan o yerlere olan özlem, ömrü billah devam eder. Zaten bizim türkülerimizin yürek sızlatan en önemli konusu, ayrılıktır. Bu ayrılık da, bilindiği gibi, bazen sılaya, bazen de sevgiliyedir. Fakat değil sadece oradaki eşe dosta, sılanın dağına, bağına, deresine, bayırına bile ayrı bir özlem vardır. “Ordu’nun Dereleri” ve “Erzincan’a girdim ne güzel bağlar/Erzurum’a vardım dumanlı dağlar” gibi yüzlerce türkümüz kadar, meşhur “Haydar Baba” şiiri de adını aynı isimli bir dağdan almaktadır. Bu da, bizim kültürümüzde insan-tabiat ilişkisinin önemine delalettir.

“Heyder Baba, bulagların yarpızı

Bostanların gülbeseri garpızı”

Bu şiirde, bulagların (pınarlar) yarpuzu, bostanların gülbeseri (salatalık) ve karpuzu gibi tabiat varlıklarına yer verilmesi, kişinin doğup büyüdüğü toprağa ve orada yetişen ürünlere ayrı bir nostaljik duyguyla yakınlığını ele verir.

Türk Dünyası’nın en meşhur şairlerinden birisi olan Muhammed Hüseyin Şehriyar, bu derece tanınmışlığını belki de, “Heyder Baba” şiirini borçludur. Heyder (Haydar) Baba’yı bizim kültür coğrafyamızda her okuyan insan, kendisinin çocukluk ve gençlik yıllarından birşeyler bulabilmektedir. Şehriyar’a bu şiiri yazdıran sebep, doğup büyüdüğü ve kültürel kimliğinin şekillendiği topraklara olan hasretten başka ne olabilir ki… Şiiri okuyanlar; gelenek, töre, inanç, aile, komşuluk, kollektif ve sözlü edebiyatın çerçevesini çizdiği ve nesilden nesile intikal eden kültür mirasının, tabiatla içiçe sürdürülen bir hayatta insanları nasıl yoğurduğunu görecekler.

Yine aşağıdaki mısralarda, köydeki (kent) düğünden (toy), köyün kızları ve gelinlerinden, Anadolu’nun da birçok yöresinde uygulanan; beyin dam üstünden gelinin başına elma atması gibi bir düğün âdetinden ve sazlarıyla çalıp söyleyen âşıklardan bahsedilmesi, kişinin aidiyet duyduğu kültüre olan bağlılığını ifade eder.

“Heyder baba, kendin toyun tutanda

Gız gelinler hena, pilte satanda

Bey geline damdan alma atanda

Menim de o gızlarında gözüm var

Aşıgların sazlarında sözüm var”

Aslen nerelisin?

Bazen, “Hemheşrim memleket nere?” diye sorulduğunda, şöyle bir cevap alınabiliyor: Doğma büyüme İstanbul’luyum ama aslen Trabzon’luyum. Nitekim bir dostun 20 yaşındaki oğluna nereli olduğunu sordum: “Ben kundaktayken ailem Bayburt’tan İzmir’e göç etmiş. İzmir’de büyüdüm fakat ben Bayburtlu’yum” dedi. Sohbetimizin ilerleyen bölümlerinde, aile ortamında yaşanan Bayburtluluğun, genç adamda Bayburt’a aidiyat şuurunun gelişmesine vesile olduğunu anlıyoruz. Aynı soruyu Almanya’lı bir Türk’e sorduğunuzda ise, şöyle bir cevap alabilirsiniz: Doğma büyüme Köln’lüyüm ama aslen Sivas’lıyım. Şimdilik bunun kendisi bile büyük bir teselli kaynağıdır. Bizi asıl düşüncelere gark eden nokta ise; bunların çocuklarının “aslen” nereli olacaklarıdır…

“Institut Info”nun 15 yaş üzeri Türklerle yaptığı bir kamuoyu araştırmasına göre, 2009 yılında Almanya’yı vatan olarak görenlerin oranı %21 iken, 2010’da %18’e ve 2012 yılında ise bu oran %15’e inmiştir. Bunun niye böyle olduğunu, ailelerinin göç ettikleri ülkede doğup büyüyenlerden daha çok, o ülkelerin yetkili ve sorumluları düşünmelidirler.

Türklerin düşünmesi gereken husus ise; vatan mefhumunun nesilden nesile nasıl aktarılacağı olmalıdır. Anavatan olarak Türkiye’nin zihinlerde ve gönüllerde yaşatılması, Avrupa’daki Türklere manevi destek, psikolojik güç verir ve kültürel kimliğinin pekişmesini sağlar.

 “Vatan; anladığım ve anlaşıldığım yerdir.” (Karl Jaspers)

Belki de Avrupa Türkleri için en uygun vatan tarifi bu olsa gerek. Anladığım ve anlaşıldığım yer… Fakat yeni nesillerin anlamak gibi bir engelleri kalmadı. Onların, doğup büyüdükleri topraklara “vatan” diyebilmelerinin önündeki en büyük engel, anlaşılmamalarıdır. Açıkçası, onları anlamak istemiyorlar!

Arşivimde nereden elime geçtiğini bilmediğim, “Fremdlandheld” başlığıyla, Türkçe’ye “gurbet kahramanı” veya “yabancı ülke kahramanı” diye de tercüme edebileceğimiz, şiirin altında Hayrettin (Turkish Power Boys) imzası var. Anlaşılan, Hayrettin burada (Almanya) yetişen Türklerden… Hayrettin şiirinde; “Yabancı bir ülkede bir ömür/Düşünememiştin/Bu senin alın yazın… /Bu (alınyazısı) seni vatansız bıraktı.” diyor ve şöyle (Türkçe’si tarafımızdan tercüme edilmiştir) devam ediyor:

“Hier bist du ein Türke/Burada bir Türk’sün

Und dort ein Deutschländer;/Ve orada bir Almancı…

Die Türkei ist dir fremd geworden/Türkiye sana yabancılaştı,

Und den Deutschen bist du ein Fremder./Almanlar içinse sen bir yabancısın.”

Yeni nesil Avrupa Türklerinin galiba en büyük bedbahtlığı; gurbette yabancı, (burada bir Türk), orada (Türkiye) ise “Almancı” olarak görülmeleridir. Hattızatında şikâyetçi oldukları yegâne konu; anlaşılmamaktır. En azından “yenivatan” diye sahiplenecekleri ülkelerde etnik/kültürel kökenlerinden dolayı anlaşılmak istenmemeleri, onların yönünü Türkiye’ye çevirirken, orada da her ne kadar “Almancı” olarak görülseler de, Türk/Müslüman olduğundan dolayı dışlanmamış olmaları; Türkiye’ye “vatan” diye sarılmalarına vesiledir.

Aslında sağlıklı bir süreç olmamasına rağmen, Avrupalının her dışlamasında, buradaki Türk biraz daha Türkiye’ye yaklaşıyor. Berlin Maxim Gorki Şehir Tiyatrosu’nun Türk asıllı müdürü Şermin Langhoff gibi Alman toplumunda üst seviyelere tırmanabilmiş Türklerde bile aynı şikâyetleri görmek mümkün: “Artık bazı tiyatrolarda; karnevalı, kimlik değişikliği gibi görme mülahazalarına itibar edilmesi çok önemlidir. (…) Gerçi melezlik günümüzde çok memnuniyetle karşılanmaktadır, lâkin sadece yüksek kültürün bekleme odasında…”. Evet; siz “düşük kültür”den gelen birisi olarak, karnavalı can-ı gönülden benimsemiş ve melezlenmiş olsanız bile, henüz daha size sıra gelmediğinden, “yüksek kültür”ün bekleme odasında adam yerine konulmak için “ya sabır” çekeceksiniz.

Almanya’da yayınevi sahibi, burada doğma büyüme, Selma Weiss adlı bir başka Türk kökenli kadın; Almanların, Türk edebiyatına klişeleşmiş, tepeden bakan, önyargılı bakışlarından duyduğu rahatsızlığı dile getirdikten sonra; “Alman okuyucular, Türk edebiyatından ne yazık ki, genellikle önyargılarının tasdiklenmesini bekliyorlar” diyor. (Kultur Spiegel, April 2014). Bu topraklarda gözünü dünyaya açmalarına rağmen, niçin kendilerini buralı sayamadıklarını veya burayı vatan olarak göremediklerini, sıradan halkından en üst düzey aydınına kadar, yerli toplumun bu ve benzeri tutumlarında görmek mümkün.

Gurbetteki vatan

Türklerin yoğun olarak yaşadıkları Avrupa şehirlerinde günün birinde Türk bakkallarının ve lokantalarının tamamıyla piyasadan çekilmiş olmasını, buradaki varlığımız açısından bir kıyamet alameti olarak görürüm, çünkü; gurbette vatanı yaşamanın çok önemli unsurlarından birisi de, mutfak kültürü ve beslenme alışkanlıklarıdır.

Almanya’da doğup büyüyen birkaç tane gencimizden “vatan” konusunda aldığımız cevaplarda da görüleceği gibi; onlar, Türkiye ile gönül bağını aile ortamında kurmuşlar. Dil, edebiyat, müzik gibi sözlü kültürün yanısıra, inanç kültürü ve aile ortamında fertlerin karşılıklı davranış biçimleri, gurbette vatanı yaşatan başlıca ögelerdendir. Demek ki, yerine göre gurbette, yad elde de vatan elbette yaşanabilir ve yaşatılabilir… Meselâ, Balkan Türkleri için yüzyıllardan beri üzerinde yaşadıkları topraklar, onlar için vatandır. Yüzyıllar boyunca sürgün hayatı yaşayan Yahudiler için, yerine göre oturdukları mahalleler (getto), yerine göre aile ocağı, sürgündeki vatan olmuştur. On sekizinci Yüzyıl’da Volga Nehri kıyılarına yerleşmiş olan Almanlar da (Wolgadeutsche) oralara vatan diye sahiplenmişlerdi. Fakat günün birinde Hitler diye birisi tarihin akışını değiştirmeye yeltenince, karşısına en az onun kadar zalim, Stalin adlı bir başka diktatör çıkıverdi. Kırım Türklerini, asırlardan beri yaşadıkları yurtlarından söküp alan Stalin, Volga Almanlarını da yurtlarından sürdü:

Hitler Almanyası’yla, Rusya savaşa girince, Rusya Almanları, “1941 yılında, 24 saat içinde evlerini ve yurtlarını terk etmek mecburiyetinde kaldılar. Stalin’in emri gereği, ya Asya’nın içlerine veya uzaklarına yerleştirildiler. Alman asıllı göçmen kadınla eski bir İncil tablosu önünde eğilirken, dedesinin, beraberinde götürmeğe müsaade edilen yedi adet kitabı ve bunlar arsında bir İncil’i nasıl bavula yerleştirdiğini ve Asya’da kalan amcasının onu (İncil) bir hazine gibi nasıl koruduğunu anlatıyor. Fakat daha sonra gurbet onu anadilinden mahrum bıraktığından, İncil’i okuyamıyordu. (Friedrich Dickmann, Heimat, Journal für Philosophie/der blaue reiter 23 ).

Burası Avrupa Türkleri için çok önemli: Gurbette vatanı yaşayabilen Volga Almanları, daha sonra Rusya’nın başka yerlerine sürgün edilince, Almanca’dan mahrum bırakılan Alman, İncil’i okuyamadığı gibi, anadilindeki diğer kitapları da okuyamadı. İş bu noktaya gelince, gurbetteki vatanı hayal bile edemezsiniz!

Vatan nedir?

Felsefî anlamda vatan; kişinin aslında kendine dönmesi ve kendini bulmasıdır. Sılaya veya vatana yolculuk; biraz da epey uzak kaldığımız, ihmal ettiğimiz kendimize dönüşten başka bir şey değil ki zaten… Uzun bir aradan sonra vatana her yolculukta, bir zamanlar oradaki kendimizle karşılaşıyor, hasret gideriyor ve kelimenin tam anlamıyla, kendimize geliyoruz. Orada, gurbettekinden daha da hürüz veya kendimizi öyle hissediyoruz. Zaten vatan, bir parça da özgürlük demektir.

Yurtdışında doğup büyüyenler için vatan olarak Türkiye, ancak aile bağları ve aldığı değerler üzerinden, biraz da içinde yaşadığı toplumun onu ötekileştirmesi neticesinde bir anlam ifade edebilmektedir. Avrupa veya başka diyarlarda yetişen Türkler için anavatanla irtibatın temelleri aile ortamı ve cemiyetlerimizde atılmalıdır. Ancak bu yolla gurbetteki vatanla, anavatan arasında irtibat sağlanabilir.

Hangi vatan sorusunun cevabı, yukarıdaki açılımların ışığında, birden fazladır. Vatan mefhumu, Avrupa Türklerinin varlığı açısından hayatî önem arz ettiğinden; gurbette vatan yaşanmalı, gurbet vatana dönüşmelidir!

Bilge Başbakan Bilge Başbakan

Sevgili dostlar! Dünya güngeçtikçe insanlık ekseninden çıkmaya devam ediyor. Özellikle İslam cografyasında yaşananlar ve nereden çıktıkları belli olmayan, her gün başka başka çeşitlerinin piyasaya sürüldüğü, sanki film... [Devam oku...]

'