Mevlid Kandili münasebetiyle Peygamberimizin (s.a.v) örnekliği üzerine tefekkür

ahmet-ozden.jpgInsanlık tarihi boyunca sonsuz denecek kadar çok olaylar meydana gelmiştir. Meydana gelen bu olaylar bazen bir çevreyi veya bir milleti ilgilendirmiştir. Bu gibi olaylar insanlığı huzur ve saadete götürecek cinsten olduğu takdirde insanlığın sevinç kaynağı olmuştur.

Işte insanlığı sevince garkeden, huzur ve saadet itibariyle de bütün dünya milletlerini çok yakından ilgilendiren en büyük olay, Hz. Muhammed (sav)in doğumu ve risaletidir. Çünki Hz. Muhammed (s.a.v) gerek yüksek şahsiyeti ve gerekse tebliğ buyurduğu yüce Islam Dini’nin cihanşûmûl olması itibariyle bu silsilenin son halkası ve ekmeli olmuştur.

O’nun için Rabbimiz, “Ve Biz seni yalnızca, bütün Alemlere rahmet(imizin bir işareti) olarak gönderdik” (Enbiya:107) buyurarak Hz. Muhammed’in kıymetini ifade etmiştir.

Evet, O, alemlere rahmet vesilesidir. Bu itibarla, bütün dünyayı yakından ilgilendiren en büyük olay, insanlık için, huzur ve rahmete vesilesi olan Hz. Muhammed (s.a.v.)in doğumu ve risaletidir.

Hz. Muhammed (sav) Hz. Isa’nın doğuşundan altı yüzyıl sonra, dünyanın en merkezi yeri sayılabilecek bir coğrafyada, Arabistan Yarımada’sında, Mekke’de Miladi 571. senesinde Dünyayı nurlandırdı. Kur’an’ın ifadesi ile O’nun dünyaya teşrif ettiği dönemde insanlık bir kurtarıcıyı hasretle bekliyordu. O dönemde, insan hak ve özgürlüklerinin yok sayıldığı, köleliğin hüküm sürdüğü, kadınlara insan muamelesinin yapılmadığı, kız çocuklarının diri diri gömüldüğü, faizciliğin insanları acımasızca sömürdüğü bir süreç yaşanıyordu. Merhum şair Mehmed Akif Ersoy, karanlıklar içindeki Arabistan çölünden Hz. Muhammed (as)’ın nûrunun doğuşunu şöyle şiirleştirmiştir.

On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,

Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!

Lâkin, o ne hüsrandı ki: hissetmedi gözler;

Kaç bin senedir, halbuki bekleşmedelerdi!

Bir kerre de, mâmûrei dünya, o zamanlar

Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Hz. Peygamberin nezih hayatının bilinmesi ve örnek olarak alınmış olması, inanan her insanın yegane görevidir.

Her müslümanın, O’nun sahih sünnetine tabi olmak ve O’nu sevmek zorunluluğu vardır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “(Rasulüm) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin…” (Ali ‹mran/31)

Hayat ancak, Allah’ın yaratma gayesine ve Resulü’nün sünnetine uygun yaşandığında anlam kazanır. Çünkü Sevgili Peygamberimiz, tarihin en büyük ruh, madde ve mana devrimini gerçekleştiren bir şahsiyettir. Kur’an’da Rabbimiz, onun, yaratılan insanlar içinde en model insan olarak yaratıldığını ifade ederken şöyle buyuruyor: “Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.’’ (Kalem/14)

Hz. Muhammed (s.a.v.) her türlü aşkın ve sevginin kaynağıdır.

O’nu sevmek aynı zamanda imanî bir vecibedir. Çünkü din, Peygamberin şahsında şekillenmiştir. Zira Allah’ı sevmenin ve Allah’a ulaşmanın yolu, Resûlü sevmekten ve O’na tabi olmaktan geçer.

Kitab’ımız bu gerçeği şöyle ifade ediyor: “Kim Rasul’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur…” (Nisa/80)

Peygamber olmadan, O’nun sünnetine uymadan ve O’nu sevmeden din olmaz ve yaşanamaz. Bu hakikati Yüce Allah şöyle açıklıyor: ”Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının…” (Haşr,7)

Çünkü “O Peygamber, heva ve hevesine göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.” (Necm,34)

Bütün insanlık olarak muhtaç olduğumuz şey Muhammedî aşk ve sevgi, imanî feraset ve Peygamberî cehddir.

“Muhammed’den muhabbed oldu hasıl, Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl.”

Muhammedî sevgi ile yetişen ve o sevgi ile dolup taşan Yunuslar, Mevlanalar “kırmızı”yı kan değil “gül” rengi olarak algılamışlardır.

Gül, Islam Medeniyetinde ve edebiyatında sevgiyi, aşkı, zerafeti, nezaketi, nezaheti temsil ettiği için Peygamberimiz Gül’e benzetilmiş ve Efendimiz Gül ile anılmıştır. Gül’e duyulan sevgi ve ihtimam Peygambere duyulan sevgiden kaynaklanmaktadır.

Rasûlullaha duyulan sevginin en güzel tezahurlerini örnek nesil, sahabenin hayatında görmekteyiz. Ashab, Peygamberimize hitab ederlerken, “Anam babam sana feda olsun ya Rasûlallah” ifadesini kullanmışlar sevgi ve saygının söze dökülen tezahürlerini böylece belirtmişlerdir.

Hz. Ömer (ra), Hz. Peygamber’e: “Ya Rasulallah! Sen bana nefsimden başka her şeyden daha sevgilisin”, demiş. Buna karşılık Peygamberimiz: ”Ya Ömer! nefsinden de daha çok sevmedikçe imanın kemale ermez” buyurması üzerine, Hz. Ömer (ra): “Seni nefsimden de daha çok seviyorum” deyince, “Ya Ömer, işte şimdi oldu” buyurmuşlardır. Peygamber işte böyle sevilmelidir. Çünkü Cenabı Hak Kur’an-ı Kerim’de: ”Peygamber mü’minlere kendi canlarından üstündür,” buyurmaktadır. (Ahzab, 6)

Ebu Hureyre (ra)‘nın rivayet ettiği hadisi şerifte Efendimiz (s.a.v): “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki hiçbiriniz ona, anababasından da evladından da daha sevgili olmadıkça iman etmiş olamaz”, buyurmuşlardır.

Islam edebiyatında birçok şair Hz. Peygambere olan sevgi ve hasretlerini şu mısralardaki gibi terennüm etmişlerdir:

Ey badı saba uğrarsa yolun Semti Haremeyn’e

Selamımı arzeyle

Resûlu´s Sakaleyne

Bir diğer Peygamber aşığı Ali Ulvi Kurucu da şöyle inlemektedir:

Derdimendim yâ Rasûlallah, devâ ol derdime, Destigîr ol yâ Habîballah, bu âsî mücrime!..

Sen şefâat kânı varken, yalvarayım ben kime?

Ben Rasûli Kibriyâ’nın bülbülü nâlânıyım

Mücrimim gerçi, cemâli Mustafâ hayrânıyım.

Bu sevgi dilde kalmamalı, gönlümüze, amellerimize bütün hal ve hareketlerimize yansımalıdır. Sevgimizi, özellikle Hz. Peygamberin sünnetine ihlaslı bir şekilde bağlılıkla göstermeliyiz. Sünnet’e bağlılık sadece şekilde O’na benzemekle kalmamalı; ruh, anlayış, düşünce ve hayatı anlama ve yorumlama biçimiyle de O’nu ve O’nun değerli ashabını örnek almalıyız.

Allah’ı sevme, O’na iman, hayatı takva ile yaşama, amelde ihlas, ilim ve infak, kötülüklerle mücadele Hz. Peygamber’in sünnetine ittiba (uymak); yaratılmışların tamamına güzel muâmele, sevgi, rahmet, adalet, hoşgörü, yardımlaşma, kardeşlik anlayışı müslümanım diyen herkesin şiarı olmalıdır.

Esefle ifade edelim ki bugün, Sünneti Resûlsüz bir din anlayışının yayıldığı bir süreci yaşıyoruz. Açıkça belirtelim ki, sünnet göz ardı edildiği zaman ortaya birçok farklı din anlayışının çıkması normal, hatta kaçınılmazdır. Bugün Islam dünyasının her köşesinde ortaya çıkan bid’at fırkaları ve aşırılıkların temelinde sünnetin terk edilmesi vardır. Kur’an ve Kur’an’ın en sahih açıklayıcısı (tefsiri) olan sünnet her şeyde vasatı (orta yolu) tavsiye etmektedir. Dinimiz bize ibadetin az da olsa devamlı olanını emrediyor; bizi sevgide ve nefrette de aşırılıklardan sakındırıyor. Biz biliyor ve inanıyoruz ki Islam, “ölçü” ve “prensip” dinidir. Ölçü ve prensipler terk edildiği zaman, sıkıntı ve kargaşa başlar ve hayat çekilmez hale gelir. Herkes, hem kendinin, hem de dışındaki insanların tutum, davranış ve söylemlerinin Islam’ın ruhuna ne kadar uyup uymadığını ve ne kadar ifrat ve tefritte bulunduğunu Peygamberimizin nezaket ve edeb ölçülerine bakarak anlayabilir.

Ifrat ve tefrit, yani aşırılık, insanoğlunun zaaflarından biridir. Insan bazen sevdiğini severken, putlaştıracak derecede aşırılığa gidiyor, bazende nefret ettiğine sanki hiç müsbet yanı yokmuş gibi, yerden yere vurabiliyor. Halbuki, Hz. Peygamber, en büyük mücadeleyi aşırılığa karşı vermiştir. Maalesef gerileme asırlarında müslümanlar, Peygamberlerinin mücadele ettiği bu hastalığa kendileri yakalanmışlar, daha da kötüsü hastalığa yakalandıklarının farkına varmadıkları gibi, hastalığı kabul de etmemişlerdir.

Bilindiği gibi, Hazreti Peygamber bize Rabbimiz tarafından örnek gösterilmiş bir insandır. Ama O, insandır; ve bu yönü itibarı ile, “zelle” dediğimiz bazı hatalar da yapmıştır. Mesela, Abese Suresi’nin inmesine sebep olan Ümmü Mektum olayında olduğu gibi… Resulullah (s.a.v) bazı Kureyş ileri gelenlerine Islam’ı anlatırken, ama bir müslüman olan Abdullah b. Ümmü Mektum ondan kendisini aydınlatmasını istemiş, fakat muhataplarını gücendirmek istemeyen Resulullah onunla ilgilenmemiş; Ümmü Mektumun ısrarından dolayı biraz yüzünü ekşitmiş, bu yüzden surenin başındaki ayetlerle Hz. Peygamber tenkit ve ikaz edilmiştir.

“(Peygamber), amanın kendisine gelmesinden dolayı yüzünü ekşitti ve geri döndü. (Resulüm! Onun halini) sana kim bildirdi! Belki o temizlenecek, yahut öğüt alacak da ona fayda verecekti.” (Abese, 1, 2, 3, 4)

Öyleyse, Hz. Peygamber bile “zelle” denilen hatayı yaptığına göre, hata etmez bir lider, hata etmez hiç bir şahıs, hiç bir zaman yoktur. Çünkü Hz. Peygamber alemlere rahmet olarak gönderilen yüce bir şahsiyettir. Yaratılmışların en şereflisidir. Ne kadar dahî olursa olsun, hiçbir şahıs Hz. Peygamber’den daha üstün olamayacağına göre, hatasız da olmayacak demektir. Bu anlayış, aynı zamanda Allah’tan başka kemal sıfatıyla muttasıf bir varlık olmadığını bildiren tevhîd inancının da bir gereğidir. Sevdiği kişinin, liderin, şeyhin hata etmezliğini kabul etmek, ona hiç toz kondurmamak, insanoğlunun ilerlemesine de mani olan sebeplerdendir. Allah’ın kendisinde yarattığı kabiliyetleri de kullanmasına mani olur. Düşüncesini sınırlar, şahısların putlaşmasına, diktatörlerin ortaya çıkmasına sebep olur. Kişinin ve toplumun sömürülmesi sonucunu doğurur.

Onun için dikkat edilirse, hata etmez veya hatası bir türlü kabul edilmez liderler, hep, ya çok cahil toplumlarda veya idarî bakımdan zaafa uğranıldığında, kitleleri sömürmek isteyenlerce ortaya çıkarılmıştır.. Şüphesiz bu işin çıkmaz sokak olduğu, geç de olsa bir gün anlaşılıyor. Çağımız insanı bunu bizatihi yaşamıştır. Neticede olan olmuş ve Doğu Bloku ülkelerinde en mükemmel sistemi ortaya koyduğu iddia edilen liderler, hata etmez şahıslar olarak takdim edilen komunist önderler, günümüzde en büyük tenkide kendi taraftarlarından maruz kalmışlar ve putları, maddi ve manevi manada, yine kendi taraftarlarınca yıkılmıştır.

Hasılı, vahyin rehberliğinden uzak bir akılla haraket eden insan, yanlışın birinden kurtulup, diğer yanlışın ağına düşmekten kendini kurtaramayacaktır. Ister dinî lider olsun, ister siyasî lider olsun, hata edebilirliği göz önünde bulundurulduğu zaman, müslüman kendisinin ancak Allah`ın kulu olduğunu hatırlar ve hiçbir kimsenin karşısında miskin durumda olmaz; Allah`ın verdiği en büyük nimet olan aklını kurban etmez, kullanır. Müslümanlar, akıllarını vahyin yol göstericiliğinde kullanırlar ve de hertürlü birikimlerini Allah`ın verdiği yönlere seferber ederlerse problemler çözülmeye başlar. Sıkıntılar biter, dünyaları ma’mur, ahiret hayatları da umdukları gibi olur. Aksi taktirde yukarıdan beri söylediklerimizle tenakuza düşer ve Allah’ın rahmetinden mahrum kalırız.

Yazımıza konu teşkil eden ve mübarek şahsında düşüncelerimizi tefekkürümüzü geliştirdiğimiz, Rabbimizin programını en güzel bir şekilde uygulayan ve bize ölçülerin en güzelini sunan, ahlak ve edeb timsali Sevgili Peygamberimizin sünnetine tabi olmak ve hayatımızı onun getirdiği öçülere göre düzenlemek en büyük gayemiz, arzumuz ve hedefimizdir. Rabbim bu istikametimizde bizleri sabit kadem, ilkeli ve muvaffak kılsın !

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’in dünyayı onurlandırmasının ve şereflendirmesinin, yani kutlu doğumun yıl dönümü hatırasına kaleme aldığımız bu yazımıza son verirken, bizi, müslümanlardan kıldığı için Allah’a, varlıkların adedince hamd ediyor, Peygamber Efendimiz’e de sonsuz salat ve selamlarımı sunuyorum. Bu vesileyle, Islam aleminin ve Avrupa’daki müslümanların Kutlu Doğum Haftasını en kalbî muhabbetlerimle tebrik ediyor, önümüzdeki günlerin insanlık için huzur, barış ve hayırlar getirmesini Allahu Teala’dan diliyorum.

Dünyanın Çivisi Çıktı! Dünyanın Çivisi Çıktı!

Sevgili dostlar! Dünyada artık pekçok şeyi anlamakta oldukça zorlanır olduk. Dünyada mazlumun dini de, dili de, ırkı da sorulmaz ilkesi genel geçer bir kaidedir. Artık mazluma yardım eden suçlu ama zulüm uygulayan zalim ise haklı... [Devam oku...]