Müslümanı Islamileş-tirmek
Yazar Eylül 2009 Sayi 38, Mahmut Askar
Kaldırımda y
ürürken önümde giden başörtülü ve örtüsüz bir grup genç kız dikkatimi çekti. Kol kola, şen şakrak yürüyen kızların samimi görüntülerine, bir gün önce gördüğüm; Kadıköy sahilinde daha yirmisine basmamış başörtülü kızın kendi yaşıtı bir delikanlıyla sarmaş dolaş manzaralarını da ilave ettim. Bir izin mevsiminde bilmem hangi semtin insanla dolup taşan kaldırımlarında yürürken Istanbul’un, yıllardan beri başörtüsü üzerinden koparılan kıyameti; heba edilen zamanı, tarümar olan nice üniversiteli gencin hayatı ve ülkede neredeyse ihtilallere zemin hazırlayan başörtüsü veya türban gerilimine beynim kilitleniverdi. Istanbul kaldırımlarında akan insan seline ben de ayak uydurarak ilerliyordum lâkin, zihnim başörtüyle meşgûldü…
Gündeminde okumak, meslek sahibi olmak, sevgilisiyle bir pastanade veya çay bahçesinde başbaşa kalmaktan veya istediği markadan giyinme arzusundan daha öncelikli meselesi olmayan şu açıkbaşlı akranlarıyla kol kola olan kapalılar mı Türkiye’de şeriat düzeni kuracaklardı?… Veya şeriatın ayak sesleri ülkedeki başörtülülerin sayısının artmasıyla mı bağlantılıydı?…
Almanya’ya dönüyoruz: Almanca bilmeyen, doğrudürüst ilkokul diploması bile olmayan fabrika işçisi, temizlikçi analarının, ablalarının kılık-kıyafetiyle kimse ilgilenmezken; Alman eğitim sisteminden geçerek güzide bir meslek veya üniversite diploması sahibi olmuş, Türk/Müslüman kızların bir kısmı başörtülü olunca kızılca kıyametler kopuyor: Müslümanlar Avrupa’ya şeriat getiriyorlar!…
Hem Türkiye, hem de Almanya aslında başörtülülerin eğitim düzeyinin artmasından ve böylece sosyal hayatta olduğu kadar iş hayatında da aktif rol almalarından memnun olması gerekirken; bu kesim dışlandı, onlar üzerinden siyaset yapıldı ve bazen inancı bazen de insanlık hakları istismar edildi. Bu süreç, genç kızı ve erkeğiyle daha dindarlık olgusunu yakalayamamış nesilleri Islâmîleştirdi. Halbuki özellikle genç kızlardaki yeni stil örtünmenin özünde, dinî hassasiyetlerden dolayı bir şuurlanmadan çok, dışlayan kesime karşı protestoyla karışık kendini tanımlamak, ifade etmek vardı. Veya bu durumu; şartların doğurduğu, kısmen konjöktürel bir kimlik arayışı olarak okumak lazım.
Toplumun bir kesimine olmadığı halde;
-Sen dincisin,
-Şeriatcısın,
-Islâmcısın,
-Radikalsın
ve sen bizden değilsin; olsan bile öteki bizdensin, diye diye popkültürüyle beslenmiş “Protesto Müslümanlığı” türedi.
Yüzyılın en önemli konusu
Michael Thumann, Almanya’nın en ciddi haftalık gazetesi Die Zeit’da; “Bu yüzyılda Avrupa’nın en önemli konularından birisi Islâm’dır” diyordu. Siz bu tesbiti; dünyanın en önemli konularının başında Islâm gelir, şeklinde genişletebilirsiniz. Soğuk Savaş dönemi sonrası Batı’nın dünya barışı açısından yaptığı en büyük hata, Islâm’ı kendisine karşı yeni bir ideoloji gibi dünya kamuoyuna sunması oldu. Ve Batı, “Yeni Dünya Düzeni” çerçevesinde bu takdimi yaparken, kendi kamuoyunun Islâm ve Müslümanı negatif algılayabilmesi için gereken herşeyi uygulamaya koydu.
Islâm’ı karşı-ideoloji gibi takdim eden ve algılayanlar halkasına Türkiye’deki taraf ve karşıtaraflar da dahil olunca; ideolojik müslümanlar ve ideolojik laikler arasındaki savaşta ‘malzeme’ olmaktan kurtulamayan nesilde düşük profilli Islâmîleşme süreci başladı. Ananevî müslümanlık daha çok ibadete, kişinin iç dünyasına, mütevaziliğe, sadeliğe vurgu yaparken, yeni nesil müslümanlık anlayışı, algılaması; dışa yansıyan, görülen, gösterilen yönüyle varlığını kabul ettirmek cihetine gidiyor. Hâkim tarafın aşağılarcasına, “Sen Müslümansın!” ötekileştirmesi, cephe alması karşısında, Islâm’ı bir kimlik olarak gören postmodern (hatta ötesi) nesiller; bu kimliği aynı zamanda bir meydan okuma ve restleşmede koz olarak kullandılar. Yoksa çok dindar olduklarından değil…
Reaksiyoner müslümanlıktan, gösterişe dönüşen şekilci dindarlık anlayışından, herkes ve her kesimden önce müslümana ve Islâm’a fayda gelmez! Ideolojik kalıplara veya öteki kültürün (medeniyetin) normlarına göre katagorize edilen müslüman, aynı dar kalıplar içinde tepki verdiği, kendini ifade ettiği takdirde, geçmişten gelen bütün (kültürel) zenginliklerini yitirmiş olarak, yavan bir Islâmî kimliği kabullendiği, benimsediği an, “Islâmîleştirme” tuzağına düşer.
Meselenin Türkiye boyutu ayrı bir inceleme konusu olduğundan, bundan sonraki bölümlerde Batı Avrupa’daki göçmen Türkler/Müslümanlar açısından değerlendirmeğe ağırlık vereceğiz.
Göçmen Türkü Islâmîleştirme
Aile içinde yetişen nesillerden başlayarak, Almanya genelinde yeni nesillerimizin din anlayışı ve algılayışının birinci ve ikinci kuşaktan epey farklı olduğunu gözlemlemek mümkün. Bu nesil, öncekiler kadar işin ibadet boyutuna ağırlık vermedikleri halde, onlardan çok daha keskin bir Islâm anlayışı sergilerler. Burada yetişiyor, buranın eğitim sisteminden geçiyorlar. Türkçe’leri yeterli gelmediğinden kendi aralarında Almanca konuşmayı tercih ediyor, dünyaca meşhur müslüman popçuların müziğini dinliyorlar ve sözkonusu din olunca, biz ve ötekiler, ayrışımında Islâmî kimlikleriyle kendilerini ifade ediyorlar. Çünkü bunlar, yerlilerin mütemadiyen ötekileştirdikleri; siz başkasınız, bizden değilsiniz, ithamlarıyla kendilerini bulan, kendilerine gelen nesillerdir.
Gerçekten ne derece kendilerini buldukları veya kendilerine geldikleri üzerinde derinlemesine tefekkür etmek gerekir. Kökkültürle, anavatanla bağlar kopma noktasına gelmiş, günlük hayatta konuşulan anadil ‘kuşdili’ne dönmüş, bizi biz yapan töreler peyder pey rafa kaldırılmış bir yeni durumla burun burunayız. Bu yeni durum Türk/Müslüman azınlık toplumunu, özkültürü ve mensubu olduğu Islâmiyet adına endişelendirmelidir!
Erfurt üniversitesinde Islâmî ilimler dalında öğretim görevlisi olan Prof. Jamal Malik’in (Man klebt das Label Islam drauf und fertig, Interview/Sabine Am Orde, taz, 2.3.09) dikkat çektiği noktalar, sahasında uzman bir akademisyenin tesbitleri olması hasebiyle önemlidir: “Önceleri etnik problemleri olan Türkler vardı. Fakat on onbeş seneden beri her siyasi münakaşa Islâmîleştirilmektedir. Şimdi müslümanlar kendi azınlık alanlarında bir ölçüde (çoğulcu toplum tarafından) Islâmîleştirildiler. Gerçekten de müslümanlar, dinî mensubiyetlerinden dolayı giderek artan bir ayırımcılığa maruz kaldıklarına inanıyorlar.”. Ne gariptir ki, bu dışlanmayı, ayırımcılığı en iyi gören, farkeden ve en çok etkilenen burada yetişen nesillerdir.
Din üzerinden tanımlama
Almanya’daki Türk göçmenin önceleri anavatanından beraberinde getirdiği kültürel değerleri, örf ve adetleri, anadili ve mensubu olduğu Islâm vardı. Şimdi, yani Islâmîleştirme süreci başlatıldıktan ve ilk başta Türkler olmak üzere diğer müslüman azınlıklar da bu oyuna geldikten sonra, sadece müslüman azınlık var. Almanya’nın işi kolaylaştı: Türk, Arap, Boşnak, Fars, Pakistanlı ve daha nice milliyetlere mensup müslümanların hepsi bir sepete doldurularak üzeri “Müslüman” kapağıyla kapatıldı. Seküler, ateist Türkler ve diğer müslüman ülkelerden gelenler de dindar vatandaşlarıyla aynı kefenin içine konulmaktan kurtulamadılar.
Prof. Tarık Ramazan da millî-kültürel kimliklerin yok sayılmasından şikâyetçi: “Son yıllarda göçmenler geldikleri ülkelerin kültürel özelliklerine göre değil de, dinlerine göre tanımlanmaktadırlar.(Qantara.de, Dialog mit der islamischen Welt)”. Dünyanın herhangi bir yerinde Islâm dinine mensup birisi Batılı işgal güçlerine karşı bomba patlatsa, yerli Alman’ın gözü hemen 35-40 seneden beri yanıbaşında komşusu olan Türke çevriliyor. Ilginçtir; aynı terörist saldırılar müslümana karşı gerçekleştirildiğinde (Batı dünyasında) kimsenin kılı kıpırdamıyor.
Amerikalı tarihçi Philip Jenkins, Avrupa’daki müslüman göçmenleri Islâmileştirme girişimlerini, kültürler savaşını körükleyeceği için, tehlikeli buluyor. Ve konuyla ilgili yazının devamında Jenkins; “Batı Avrupa’daki Islâmî geçmişe sahip herhangi birkimseyi hükümetler, artık kolayca dinî kimliğe indirgeyerek tanımlıyorlar. (Die Welt, 24.5.08)” diyor. Bu yeni durumu acaba “Sivil Kitle Kuruluşu” sıfatıyla arz-ı endam edenlerden hangisi masaya yatırdı ve tedbir aldı? Ondan daha vahimi, bunun Batı Avrupa Türkleri için bir vahamet olduğunu ne kadarımız anlayabildik?
Prof. Nilüfer Göle de, Batı Avrupa Müslüman Göçmenler üzerinde yaptığı tesbitler, saha çalışması yapan diğer ilim adamlarıyla örtüşüyor: “Batı açısından bugün göçmenlerin Islamileşmesi meselesi var. Geldikleri ülkeler üzerinden değil, din üzerinden bir tanımlama var. (Nilüfer Göle, Yeni Şafak, 8.6.2009)”. Göç alan ülkelerin müslümanı Islâmîleştirme taktiğini anlayabiliyoruz: Farklı millî kimliklere sahip müslüman göçmenlerle uğraşmaktansa, topuna “müslüman” demek; elmayı, armutu, şeftaliyi bir sepete doldurup hepsine birden “meyve” deyip işin içinden çıkmak gibi birşey olsa gerek…
Burada adeta dayatılan, dikte ettirilen, yaftalanan “Islâmîleştirmek”le bizim bildiğimiz Islâmlaşmak neredeyse birbirine (yüklenen anlam itibariyle) zıt kavramlardır. Batılı bazı güç odaklarının cebren ve siyaseten müslüman göçmeni Islâmîleştirmesinden; yaratacağı düşmanını kendisinin şekillendirmesi, farklı etnisitelere mensup hasımlarını bir yerde ve adreste toplaması ve müslümanın Islâmîliğini, “Islâmîleştirme” metoduyla minimum seviyeye düşürmesi olarak değerlendiriyorum.
Bazı Müslüman/Türk çatı kuruluşlarına zaman zaman uygulanan taktikler de aslında bu çerçevede görülebilir. Üzerinde enine boyuna düşünülmesi, tartışılması ve tedbir alınması gereken mühim bir konu…
Bayramınız mübarek ola…

