Orhan Hakalmaz
Yazar Röportajlar
Türkülerimiz bizim dinimizden ve kültürümüzden beslenir. Değerlerimizi ifade eder. Hedef “kamil insan” olmaktır.
Stadtallendorf`ta bir programa katılan Orhan Hakalmaz ile arkadaşımız Habib Yazıcı`nın yapmış olduğu röportajı sunuyoruz.
Orhan Hakalmaz Stadtallendorf’a gelince biz de bu fırsatı HAYAT okurları için değerlendirelim istedik. Kendisini yakinen tanıma fırsatı bulduk. Işte aşağıda bu tanışıklığın kelimeler ve satırlara dökülmüş şekli.
Orhan Bey, Bayburt kökenli, Samsun’da mukim kalabalık bir ailenin en küçük erkek çocuğusunuz. Müziğe olan ilginiz nasıl başladı ve kabiliyetiniz nasıl ortaya çıktı?
Biz sıradan bir Anadolu ailesiyiz. Babam terzi, annem ise ev kadını idi. Abilerim de ben de baba mesleğini öğrendim. Iyi overlok atarım. Beş yaşlarında sazla tanıştım. Babam müziğe ve sinemaya meraklı bir insandı. Türk filmlerini çok severdi. Bana sürekli „seni konservatuarda okutucam“ derdi. Bugün bile konservatuarı bilmeyen bu kadar insan varken babamın böyle bir ideali vardı. Bulunduğumuz şehir de Orhan Gencebay’ın şehri. Gerek ona olan öykünme gerekse oradaki müzik yapan abilerin “bu çocukta iş var” demesi babamı da yüreklendiriyordu. Bu çocuğu alıp Istanbul’a konservatuara götüreceğim dediğinde başta dedem olmak üzere büyükler de karşı çıkmıştı. Bütün bunlara göğüs geren babam beni Istanbul’a getirdi. TRT’de Çocuk Saati programlarında çıkmaya başladım. Beni orada gören rahmetli Hocam Nida Tüfekçi: “bu çocuğun elinden tutalım. Sakın desteğini esirgeme” diyerek babamı yüreklendirmis. O zamanlarda sadece Batı müziği konservatuarı var. Türk Müziği konservatuarı da, Allah’ın bir hikmeti, bir yıl sonra 1975`te açıldı. Biz de 1976’da konservatuarın ilk öğrencileri olduk. Aile de ilk üniversite mezunu da benim.
Babam ve Annem iyi insanlardı. Anadolu insanı feraset sahibidir. Onlar da ferasetli idiler. Ilmi anlamda cahildiler ama ferasetliydiler. Mesela şöyle derdi annem: „oğlum, Allah var ne gam var“. Şimdi kitapları okuyorsun, profösörleri dinliyorsun; sözün nihayeti yine aynı yere varıyor: „Allah var ne gam var“.
Peki neden TM’ni seçtiniz? Batı Müziği de okuyabilirdiniz. O dönemde BM daha popüler değil miydi?
Evet öyleydi. Bağlama taşımaktan utandığımız zamanlar çok olmuştur. Gitar taşımak daha havalı bir şeydi. Ama dedim ya babam vardı bir de beş yaşındayken elime alıp altı yaşından itibaren çalıp söyledim sazım, bağlamam.
Ben bağlamanın tınısını sevdim. Okudukça, tanıdıkça TM’ni ve yeşerdiği kültürü sevdim. Şimdiden geriye dönüp baktığım da kendimi bir anlamda kültür misyoneri gibi görüyorum.
Altında ezildiğim bir diğer ikilem de „günah“ mı işliyorum ikilemi idi. Sazı ve müziği bırakmayı çok düşündüm. Ama devam ettim.
Beyazıt Öztürk’te bana bu türkü batı müziği ikilemini yaşadığından bahsetmişti. Kendisi türkü dinlerken arkadaşlarıyla karşılaşınca hemen batı müziği dinlemeye başladığını aktarmıştı. Böyle bir baskı vardı.
Türk Halk Müzigi’nin son yıllarda daha çok dinleniyor. Bunun sebepleri sizce nelerdir? THM`de bir popüler müziğe mi dönüşüyor ya da kültürel bağlarımızı ve kimliğimizi mi keşfediyoruz?
Kanımca ikisi de doğru. Kültürümüzü yeni yeni keşfediyoruz. Türküler sadece okunup geçilmiyor. Ifadeler açıklanıyor, hikayeleri aktarılıyor. Böylece dinleyici ile organik bir bağ kuruluyor.
Önce “türkü” neye denir, bunu bilmeliyiz. Kavramlar çok önemli. Türkü, altında imza olmayan, bir yöresi olan ve halk dilinde seneler boyunca evrilerek gelmiş eserlere denir. Bence, Kara Tren bile tam anlamda bir türkü değildir. Bunlar türkü formunda bestelerdir.
Bu konuda katı bir tutuma sahibim. Hatta bazen eleştiri de alıyorum. Deniyor ki bunlara türkü dense ne olur? Kısa vadede hiç birşey olmaz. Uzun vadede de ise „kültür kıyımı“ olur. Anadolu`da bu durumu açıklayan çok güzel bir ifade vardır. “At izi it izne karışır”. Uzun vadede kimliğinizi kaybedersiniz. Bu duruma sebebiyet vermemek için türküler koruma altına alınmalı. Anonim, sahipsiz demek değildir. Aksine kamunun, halkın malı demektir.
Bazı türkülerin dinlenmesinde ve popüler olmasında televizyon dizilerinin de etkili olduğunu söyleyebiliriz. Türkülerin fon müziği olarak kullanıldığı veya okunduğu dizilerdeki erkek karekterler genelde “maço” tiplemeler. Buradan hareketle ve sizin bir albümünüzün adının da “insan yetiştiren türküler” olmasına da atıfta bulunarak şöyle bir soru sormak istiyorum. Türkü dinleyen erkekler maço mudur? Nasıl bir insan inşa eder türküler?
Hayır. Türküler maço bir erkek inşa etmez. Nasıl bir insan inşa ettiğinin örneklerini ben size vereyim. Mesela:
Yar yüreğim yar,
gör ki neler var
Bu halk içinde
bize gülen var
Ko gülen gülsün,
HAK bizim olsun
Gafil ne bilir,
HAKKI seven var
Bu yol uzaktır
menzili çoktur
Geçidi yoktur,
derin sular var
Girdik bu yola
Aşk ile bile
Gurbetlik ile bizi
salar var
Her kim merdane,
gelsin meydane
Kalmasın cana
kimde hüner var
Yunus sen bunda
meydan isteme
Meydan içinde
merdaneler var
Yunus Emre
Gafil Gezme Şaşkın
Gaziantep
Hasan Hüseyin
Yavuz Top
Gafil Gezme Şaşkın
Bir Gün Ölürsün
Dünya Kadar Malın
Olsa Ne Fayda
Söyleyen Dillerin
Söylemez Olur
Bülbül Gibi Dilin
Olsa Ne Fayda
Sen Söylersin Söz
Içinde Sözün Var
Çalarsın Çırparsın
Oğlun Kızın Var
Şu Dünyada Üç Beş
Arşın Bezin Var
Tüm Bedesten Senin
Olsa Ne Fayda
Kul Himmet Üstadım
Gelse Otursa
Hakkın Kelamını
Dile Getirsen
Dünya Benim
Deyi Zapta
Geçirse
Karun Kadar Malın
Olsa Ne Fayda
Işte türkülerin inşa ettiği insan budur. Türkülerimiz bizim dinimizden ve kültürümüzden beslenir. Değerlerimizi ifade eder. Hedef „kamil insan“ olmaktır.
Sanatçı ne demektir? Neden sanatçı denince yalnızca müzik icracıları, sinema ve dizi oyuncuları anlaşılıyor. Sanatçı duyarlılığı ve sanatçı örnekliği nedir sizce?
Sanat, insanda duygu ve düşünceyi uyandıran, estetik duygusunu harekete geçiren herşeydir. Bu anlamda Yunus Emre de Mevlana da sanatçıdır. Şairler, mimarlar, tasarımcılar, müzisyenler hepsi sanatçıdır. Ama asıl olan insan olmaktır. Insan olmak bir(1)dir. Sahip olduğunuz diğer özellik ve yetenekleriniz de birin sağındaki sıfırlardır. Şayet insan olamazsak diğer vasıflarımız hiç bir değer ifade etmez. Asıl olan insan olabilmektir. Insan olmayı başaran ise her niteliği ile büyür ve değer kazanır.
Bizim insanımız sanatçıyı farklı sever. Mesela Stadtallendorf’ta biri bana „kardeşim gelseydi bu kadar mutlu olmazdım“ dedi. Sanatçı bizim insanımız için hane halkından birisi gibidir. Sanatçı “toplumun önünde”dir. Bu şu demektir. Sanatçı sorumluluk taşır. Her an gözönündedir. Yoksa toplumun ilerisindedir. Öncüdür. Herkese modeldir, değil. En azından ben böyle anlamıyorum. Bu sorumluluk bilincine sahip sanatçı topluma ve insanlığa hizmet eder.
Orhan Hakalmaz için “müzik” nedir? Bir hoby mi, bir iş mi ya da bir görev mi?
Konservatuarda okurken böyle şeyleri hayal etmemiştim. Bu kadar tanınıp bilineceğimi hiç düşünmemiştim. Amacım konservatuarı bitirmek ve hoca olarak hizmet etmekti. Bazan arkadaşlar bana takılıyorlar. Sen nasıl bu kadar şöhret oldun diye. Gerçekten bilmiyorum. Allah tuttu kolumuzdan ve yürü ya kulum dedi.
Görev mi? Evet ben kendimi bir misyoner olarak görüyorum. Müziğimle türk kültürüne hizmet etttiğimi düşünüyorum. Ama geçimimi de bu işle kazanıyorum. Yani benim dükkanım da bu.
Hedefime gelince bu işlerin sonu yok. Gayem “insanı kamil” olmak. Yetişmek ve insan yetiştirmek.
Cat Stevens müslüman olunca müziği bıraktı. Müziğin bir endüstriye dönüştüğü ve afyon olduğunu ifade etti. Siz de böyle ikilemler yaşadınız mı?
Yusuf Islam’ın söyledikleri kendi müziği, terk ettiği müzik için doğru olabilir. Benim icra ettiğim müzikin böyle bir misyonu yok. Biz Kuranı ve Ezanı da ritimle okuruz. Müzik aletleri diğer aletler kadar masumdur. Cerahin elindeki bıçak tedavi ederken katilin elindeki bıçak öldürür. Kaldıki musıki ezberlemeyi de kolaylaştırır.
Müziğin günahlığı konusunda ikilemi ben de yaşadım. Evet. Ama benim müziğim gayri meşruluk içermiyor.
Cinsellik konusunda bazı şeyler söylemek isterim. Cinsellik türkülerde de vardır. Çünkü hayatta vardır. Ama terbiyesizlik yoktur bizim türkülerimizde. Mesela size şu örneği vereyim. Şu meshur Farfara türküsündeki nakarat bölümü orjinal notasında yoktur. Bu bölüm eklemedir. Bu türküye ait değildir. Türkülerimizde cinsellik vardır, ama söyledigim gibi terbiyesizlik yoktur. Türküler halkın değer süzgecinden geçerek günümüze gelmişlerdir. Var olan sivrilikler zamanla elimine edilmiştir.
Kul olmak ve sanatçı olmak. Sanatın sınırı Orhan Hakalmaz için nedir?
Şöyle söyliyeyim. Yaşamımda ki sınırlarım ne ise sanatımdaki sınırlarım da o dur. Gece hayatım var mıdır? Evet vardır. Geceleri biraz geç yatarım.
Ehli irfan meclisinde aradım kıldım talep
Ilim en geridedir, illa edeb illa edeb.
Son olarak HAYAT okurları için bir mesaj alabilir miyim?
Hayat mecmuasına yayın hayatında başarılar diliyorum. Hedeften sapmadan hizmete devam diyorum. Bir kişi de bir kişidir prensibine bağlı kalarak gayret etmelerini diliyorum. Benim de bir katkım olduysa mutluluk duyarım. Herkese teşekkür ve saygılarımı sunuyor; sizleri de tebrik ediyorum.
Biz teşekkür ediyoruz.
Bu ropörtajı Frankfurt am Main havaalanına giderken, yolda, otomobilde yaptık. Bize karşı saygılı ve mütebessim tavrı ile Orhan Hakalmaz hepimizin gönüllerini de fethetti. Havaalanına varınca bağlamayı kabine almayabilirler dedi görevli bayan. Orhan bey de bize böyle bir durumla bir kez karşılaştığını ve „Katiyyen olmaz. Çağırın yetkilileri. Ben ekmek teknemi bagaja veremem“ diyerek bu badireyi savdığını anlattı. Ben de „hocam dedim, deseydiniz arkadaşlar Orhan ben, Hakalmaz o. Bizi nasıl ayırırsınız.„ Hep beraber gülüştük. Hoca ile vedalaştık.

