Özü Yitirmeden Çağı Yakalamak
Yazar Haziran 2009 Sayi 36, Mahmut Askar
Toplum hayatına uyum sağlamanın yolu, ferdin önce kendisiyle uyumlu olmasından geçer ve bunun için de kişi benliği koruyabilmelidir. Batı Avrupa Türkü kültürel aidiyetinden uzaklaştırılırsa, ne kendisine ne de içinde yaşadığı topluma faydası olur.
Batı Avrupa Göçmen Türklerinin bulunduğu coğrayfa sadece farklı bir kültürün ev sahibi olmakla kalmıyor; aynı zamanda mensubu olduğumuz medeniyete on dört asırdan beri rakip olan Hıristiyan-Batı Medeniyeti’nin coğrafyasıdır. Bunu hatırlatırken gayemiz, husumetlikleri körüklemek değil, tam tersine; düşmanlıklara zemin hazırlayabilecek, malzeme verecek her türlü girişime engel olabilmek için gerekli bilgi ve tecrübeye sahip olmanın önemini hatırlatmaktır.
Dinler, kültürler ve Türklerarası diyalog
Türk sivil kitle kuruluşları arasında dinler ve kültürlerarası diyalog ve hiç gündemden düşmeyen uyum/entegrasyon toplantılarına katılımda nefes nefese bir koşturmaca olmasına karşılık, aynı performansı ve heyecanı kendi aralarındaki anlaşma, uzlaşma ve diyalogda gösterdiklerini söylemek çok zor. Bizzat yaşadığımız tecrübelere, şahit olduğumuz olaylara istinaden; Türklerarası diyaloğun, azgelişmiş kapalı toplumlardaki kabilecilik zihniyeti düzeyinde kaldığını itiraf etmek mecburiyetindeyiz. Türk azınlığın hayatî önem arz eden meselelerinde dahi, kuruluş çıkarları veya temsil noktasındaki şahısların ihtirasları, kaprisleri, hadiselere sadece mensubu olduğu kuruluş zaviyesinden bakışı, çözümsüzlüklere ve karşılıklı itimatsızlıklara zemin hazırlıyor.
Dinler ve kültürlerarası diyalog; karşı tarafa şirin görünme gayretlerine girmeden, kendi doğrularını dile getirebilmek ve farklılıklara karşılıklı saygı gösterebilmektir.
Diğer ülkeleri bilmem ama Almanya’daki kültürler veya dinlerarası diyalog toplantıları bazen bu ülkenin müslüman azınlığını sigaya çekmek, hırpalamak bazen de farklı çatı kuruluşlarına, etnik veya inanç gruplarına mensup temsilcilerin birini diğerine karşı öne çıkararak müslümanlar ve Türklerarası birliği zayıflatma platformuna dönüştürülmektedir. Bu tür diyalog toplantılarını hayata geçiren, organize edenler, oyunun sınırlarını ve kurallarını belirledikleri gibi, rolleri de onlar dağıtıyorlar. Bizimkiler de; oralara davet edilmekten son derece bahtiyar olduklarını ve bu tip diyalog çalışmalarına çok önem verdiklerini dedikten sonra, bir de topluca resim çektirerek bu faaliyeti kendilerine göre taçlandırmış oluyorlar.
Farklı dinlere veya medeniyet değerlerine mensup toplumların karşılıklı konuşması, tanışması ve ortak bir zeminde anlaşması, barış ve huzurun devamı için son derece önemlidir. Samimi, artniyet taşımayan diyalog gayretlerinin alternatifi yoktur! Fakat sokaktaki yerli-çoğulcu toplumun müslümanlar ve Türkler ile ilgili istatistiklere, kamuoyu araştırmalarına yansıyan önyargılarına ve Türk azınlığın medyadaki görüntüsüne baktığımızda, diyaloğun özünü değil, o masadaki aktörlerin samimiyet ve niyetlerini sorgulamak gerekmez mi?
Batı Avrupa Türklerini yaşadığımız çağa taşıyacak adımlardan birisi de, hiç şüphesiz mensubu olduğumuz kültürü çok yönlü tanıtabilmek, diğer kültürlerle tanıştırabilmektir. Bunun tek şartı; bu ulvî görevi üstlenenlerin ehliyet ve liyakat sahibi olmalarıdır. Bu cihanşumül din ve zengin kültür, camilerde, derneklerde saklanmak için değil, tanınmak, tanıtılmak ve diğerleriyle tanıştırılmak için var.
Görüntü deyip geçmeyin…
Bir başka yazımızda aynı konuyu daha etraflıca ele aldığımızdan, burada sadece hatırlatma babından teğet geçiyoruz:
Avrupalı Göçmen Türk, Batı modernitesinin tarümar ettiği aile yuvasını yeniden inşa etmeyi, insanı yalnızlığa iten ferdiyetçiliğin yerine cemaat ve cemiyetleşmeyi, yaşlandıktan sonra ölüme terk edilen aile büyüklerini sahiplenmeyi, kendi çağdaşlaşma projesi olarak hayata geçirince, çağın idrakine ve kamuoyuna kendisini bir daha söyletmiş olacak.
Kıyafetimiz bizim kendimizi nasıl göstermek istediğimize yardımcı olacak. Biraz da içimizin dışa yansımasıdır, üzerimizdeki kıyafet. Açık veya kapalı giyinmekten ziyade, giydiklerimiz kendi içinde uyum sağlıyor ve zerafeti, ahengi aynı zamanda aşırbaşlılığı var mı? Bizim şahsiyetimiz, karakterimiz, ahlâkî ve estetik zevklerimizle uyuşabiliyor mu?
Özellikle başı açığı ve kapalısıyla her yaştan kadınlarımız, illâ da kadınlarımızın görüntüsü çok önemlidir! Çünkü onlar biraz da bizim aynamızdırlar.
Araba kullanmamız, telefon görüşmemiz, ulaşım araçlarında, şehir merkezlerinde, parklardaki hâl ve hareketlerimiz, caddede yürüyüşümüz, kapı zilimizden balkonlarımıza kadar oturduğumuz mekânların dış görüntüsü, dinlediğimiz müziğin ses tonu kadar ayaküstü sohbetlerimiz, bazılarına göre teferruat gibi görülse de, bizim çağı idrak etme ve çağdaşlarımızın idrakine kendimizi kabullendirmek, bizimle aynı hayat tarzını, kültürel değerleri paylaşmasalar dahi, varlığımızı kabullenmeleri için hayatî önem taşıyan unsurlardır.
Dünyanın her yerinde çoğunluğun gözü özellikle göçmen azınlıkların üzerinde olur. Yerli toplumdan ırkî veya kültürel farklılıklarından dolayı dikkatleri üzerine çeken (göçmen) azınlık, önce göz daha sonra değerler terazisinde tartılır. Görüntüdeki hafifliğin yerini, ağır (milli-manevi) değerlerle telafi etmek çok zordur.
Bununla kastetdiğimiz şudur: Meselâ birisi; “Ben insanın dış görüntüsündeki zerafete, estetiğe, sosyal hayat içindeki insanî münasebetlerine ve çevreye olan duyarlılığa son derece önem veren bir kültüre mensubum” der de, bunun tersi bir görüntü sergilerse; kendisinin bozuk tarafını böbürlenerek sıraladığı medeniyet değerleriyle bertaraf edemez! Çünkü; “Ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz!”.
Kültürel açılım
Batı kültürünün milletlerarası bir düzeye ulaşmasının sebebi; düşünce sistemeleri, romanları, sinema ve tiyaroları, ressamları ve teknolojik gelişmeleriyle birlikte daha az gelişmiş ülkelere kendi kültür değerlerini ihraç etmeleridir.
Türkiye’nin belki şimdilik o efsafta Batı’yla yarışacak imkânları yoktur ama Avrupa ülkelerinde milyonlarca Türkiye kökenli, gönüllü kültür elçisi olabilecek insan var. Bu ne büyük nimet, ne büyük avantaj Türkiye için…
Bir kültürün dışa açılımı, tanıtımında mutfak önemli bir görev üstlenir. Mutfak kültürümüz “döner”e indirgenmemeli ve onunla sınırlı kalmamalıdır. Lokantacılığımız bir Italyan veya Çinli lokantası seviyesini dahi yakalayamamıştır.
Açılım; insan olarak kendi dar sahanızın dışına çıkabilmek, farklı mekânlarda farklı insanların arasına karışmak, oralarda hem kökkültürünüze hem de göçmen olarak yerleştiğiniz ülkenin kültürüne vakıf olduğunuzu ortaya koyabilmek demektir.
Açılım; çağa kendini kabul ettirmek; aydınlanmak ve aydınlatmaktır. Kendi modernitesini yaratmak; yenilenmek ve yenilemektir. Her “yeni”yi almak değil, bünyesine uygun olmayanı bir kenara bırakmak, uyanı alabilmek, kendi “yeni”lerini yaratabilmek ve arz edebilmektir.
Millî kültüre aidiyet duygusu ve sorumluluğuyla yurtdışında yaşayan her Türk, gönüllü birer elçi gibi kültürümüzün millîlikten milletlerarası olmasına katkı sağlayabilir. Bu da, hangi kültür coğrafyasından hangi kültür coğrafyasına geldiğimizin farkında olmakla mümkündür.
Bir kültür coğrafyası olarak Avrupa, kendisinin dışındaki medeniyetlere karşı son derece kıskançtır! Bizim mensubu olduğumuz Türk-Islâm Medeniyeti ise, kendisinin dışındakilere karşı son derece merhametli ve saygılıdır, çünkü yüksek bir özgüven duygusuna sahiptir. Bunun aksine Türk azınlığın temsilcilerinin birçoğundaki çekingenlik, kabuğuna çekilme, bilgi-birikim eksikliğinden ve kültürel donanımsızlıktan kaynaklanmaktadır.
Çağdaşlaşmanın iki ana unsuru
Çağdaşlaşmak için fizikî olarak sözkonusu zaman dilimi içinde bulunmak/yaşamış olmak yeterli değildir! Ruhen, fikren ve kalben de içinde bulunduğunuz asrı yaşayabilmek, bunun idrakinde olmak gerek. Bir insan veya toplum cismen şu andaki çağda olsa bile, zihniyet olarak ve çağın bahşettiği imkânlardan istifade etme veya sahip olma açısından bir önceki çağa takılıp kalmış olabilir.
Hâkim medeniyetin anavatanı Avrupa’nın en merkezî ülkelerindeki göçmen Türkler olarak modernleşme, çağdaşlaşma adına katedilen mesafeye bakıldığında, neyin yanlış ve neyin doğru yapıldığını iyi anlamak gerekir. Bazen bir ideoloji gibi algılanan modernizm, Batılı düşünce sistemi içinde bir yaşantı biçimi, hayat tarzı olarak telakki edilmektedir. Her insan veya toplum kendi millî-manevî kültür değerlerine göre hayatında birtakım şeyleri tanzim ederken, çağın insanlığa sunduğu sanayileşme, ilmî gelişme ve hür düşüncenin hayat bulduğu demokratik sistem gibi kazanımların da idrakinde olmak gerek. Elbetteki isteyen her insan kendi inanç ölçülerine göre kılık-kıyafetini, aile düzenini hatta gıda (yeme-içme) tüketimini seçme hürriyetine sahip olabilmelidir. Modern olmak için illâ da dayatılan “moda”yı benimsemek mecburiyetinde değilsiniz fakat çağın insanı olarak giyiminiz son derece ahenkli ve estetik olmalıdır!
Millîliğiniz ve dinîliğiniz itici, tahrik edici, ürkütücü değil, imrendirici ve cezbedici olmalı.
Öz kültürel değerleriyle tanışık ve barışık olmayanların çağdaşlığı kadar medenîliği de itibar görmez, etkili olmaz. Avrupa Türklerinin, kültürel değerleriyle barışık olduklarını hatta gereğinden fazla sahiplendiklerini söyleyebiliriz ancak, aynı derecede bu değerlerle tanışık olduklarını söylemek çok zor.
Çok dindar olmak, dini de çok bildiği manasına gelemeyeceği gibi, milliyetçi-vatansever olmak da; millî değerlere vakıf demek değildir. Aynı şekilde modern, çağdaş demekle ne modern ne de çağdaş olunabiliyor.
Batı Avrupa Türklerinin “Kızılelma”sı, kendilerinden sonraki nesillerin eğitim seviyesini ve kalitesini artırmak için topyekün eğitim seferberliği olmalıdır.
Çağdaşlaşmanın önşartlarından birisi, asrı (zamanı) idrak edebilmektir. Yaşadığı devri anlayabilmek için; hedefe giden yolu ve kullanılacak vasıtaları bilmek lazım. Eğer Almanya veya Belçika’da yetişiyorsanız, oranın resmî dilini zaten öğrenmeğe mecbursunuz. Ve eğer kökkültürünüzle olan bağları canlı tutmak istiyorsanız, bunun için de mutlaka anadilinize canla başla sahip çıkmalısınız.
Buradaki varlığımızın bir ayağı yerleştiğimiz ülkenin dili, diğer ayağı da kendi anadilimizdir. Bu iki temel unsur, buradaki Türkün yabancı kökenli birey ve azınlık toplumu olarak, sosyal hayatta olduğu kadar iktisadî, ilmî ve siyasî hayatında olmazsa olmazlarındandır.
Birileri size modernite adına, eğitim seviyenizi artırın, lisanı iyi öğrenin diyorsa, teşekkürle karşılayın ve onun üzerine kendi modernleşme, çağdaşlaşma anlayışınızdan da ilave yaparak; mutlaka anadilimi de öğrenmem ve yaşatmam gerekir, deyin!
Şu nasihat, asırlar boyu Çinlilere karşı varlık yokluk savaşı vermiş Doğu Türkistanlılara aittir:
“Topraklarını kaybedersen üzülme, çünkü o topraklara tekrar sahip olabilirsin. Kaybettiğin topraklar üzerinde yaşayan halkının ve konuştuğun dilini kaybedersen, o zaman yas tut! Çünkü o toprakları geri alacak kimsen kalmamıştır.” (G. Ahmetcan Asena, Çin Doğu-Türkistan, s. 270.)
Göçmen Türk’ün de içinde ibadet yaptığı, kültürel faaliyetler yürüttüğü cemiyetlerinin sayısı zamanla azalabilir. Buna üzülmemek gerek. Gün gelir yeni dernek binaları, camiler inşa edilir veya satın alınabilir. Şayet günün birinde sizden sonra gelen nesiller anadillerini unuttuklarından bu mekânlarda Türkçe konuşacak insanlar bulunmazsa, sizi asıl düşündürmesi ve yasa boğması gereken hadise bu olmalıdır.

