Radikalizm senaryolarının nesnesi olmak…

Bugün Almanya’da İslam ve Müslümanlar ile ilgili gündemin en temel konusu güvenlik ve terörizm tedbiridir. Siyasetçiler ve güvenlik birimleri, New York, Madrid ve Londra’da gerçekleştirilen, Almanya’da ise engellenebilen terör saldırılarına dikkat çekerek, bu olayların toplum içinde korku ve bu endişeye sebep olduğunu sürekli tekrarlayıp, kamuoyundaki güvensizlik hissiyatına cevap vermeleri gerektiğini belirtmekteler.

Varolduğu iddia edilen toplumsal güvensizlik duygusu, güvenlik birimleri tarafından ortaya atılan somut ya da soyut tehdit senaryolarından kaynaklanmamaktadır. Güvenlik konusu, giderek Müslümanların entegrasyon sorunu ve toplum içerisindeki konumları ile de ilişkilendirilmektedir. Özellikle Müslüman cemaatlerin, güvenlik projelerine dahil olmaları, bu kuruluşların ve mensuplarının entegrasyonları bakımından zorunluluk olarak ortaya konulmaktadır.

Bu tutuma somut bir örnek verilecek olursa, siyasilerin ve güvenlik birimlerinin sürekli bir şekilde talep ettikleri Müslümanlar ve güvenlik birimleri arasında “Güvenlik Diyaloğu” gösterilebilir. Bu çalışma ile, Polis teşkilatına bağlı yerel ve bölgesel güvenlik birimlerinin cami cemiyetleriyle, Eyalet ve Federal güvenlik birimlerinin de Müslüman çatı kuruluşlarıyla karşılıklı işbirliği kastedilmektedir. Bu projede, işbirliği kapsamı ve daha da önemlisi, esas alınacak kavramların tanımları ise güvenlik birimleri tarafından tek taraflı olarak belirlenmektedir. Uygulama, toplumsal barış açısından çok ciddi sorunlara vesile olduğu gibi, Müslümanlar üzerindeki genel kuşkuyu ortadan kaldırma hedefinin tersine, kuşkuları artırdığı ortadadır.

“Önleyici tedbirler”ne anlama gelmektedir?

Bu projelerin temel mantığını, kamu kurumlarının Müslümanlarla olan münasebetinde esas aldıkları radikalizmi önleme tedbirleri oluşturmaktadır. “Önleyici tedbirler”, suçun oluşması veya suça teşebbüs edilmesi durumundaki uygulamaları değil, suç işlenme ihtimali ya da, bir suç oluşma risk ihtimaline karşı alınacak önlemleri içermektedir. Önlemler, suçlara ve suçlulara yönelik değil, aksine suçlu olabileceği varsayılan kişi ve bu tip suçluları içinden çıkarma ihtimali olduğu düşünülen çevrelere veya düşünce tarzlarına yönelik olmaktadır.

Dolayısıyla, güvenlik birimleri, senaryolarını muhtemel tertipler ve radikalleşme senaryoları bağlamında hazırlamaktalar. Bu tür aksiyonların çerçevesi zaman ve mekân açısından belirlenebilir muhtemel tahribatlara göre tespit edilmiyor. Daha ziyade, en azından, gerçekleşmesini önlemek istedikleri riskler kadar, müphem ve öngörülemez kalıyorlar. Terör tehlikesinin büyüklüğüne göre, hukuki değerlerin tartılması gerektiği ifade edilmekte. Söylenmek istenen, varolabileceği farzedilen tehlike ciddi ise, temel hukuki ilkelerin, muhtemel tehlikeyi önlemek için uygulamada gözardı edilebileceğidir. Bu çerçevede temel haklara yönelik müdahalelerin “meşru” kabul edilebileceği öne sürülmektedir. Yani burada, soyut, tamamen ihtimaller üzerine üretilmiş senaryoya göre, önceden somut uygulamalar ile temel insan haklarını ihlale yol açabilecek bir yaklaşım tarzından bahsediyoruz.

Bu mekanizma ile önceden tipolojisi çizilmiş “problemli” düşünce tarif edilip, hedef alınmaktadır. “Ekstremist” tarifi de buna göre yapılmaktadır. Ve “suça ve suçluya” yönelik olması gereken önleyici tedbirler, güvenlik birimleri tarafından tanımlanmış ve senaryolandırılmış “aşırılara karşı” önleyici müdaheleye dönüşmektedir. Senaryolarda, güvenlik birimlerinin temel aldığı tanımlar, Anayasayı Koruma Dairesinin çalışmalarıdır. Bu ise, hukuki açıdan en problemli alanı oluşturmaktadır. Çünkü Anayasayı Koruma Daireleri’nin, anayasayı koruma kanunlarında yer alan çabaların özetlendiği kavramlarla çalışmaları normal karşılanabilirse de, buna karşılık güvenlik birimlerinin esas dayanak noktası hukuki kavramlar olmak zorundadır. Esasında, hukuki belirsizliği nedeniyle Anayasayı Koruma Dairesi’nin terminolojisi de problemlidir. Güvenlik birimleri, kolluk kuvvetleri olarak görev yaptıkları, represif uygulama ve operasyon yetki ve sorumlulukları olduğu için, yürülükteki kanunlara göre hareket etmek zorundadırlar. Güvenlik birimlerinin, Anayasayı Koruma Dairesi’nin soyut kavramlarına göre hareket etmesi, temel hakları ihlal eden ciddi müdahale riski içermektedir.

Anayasayı koruma kanunları “ekstremist” kavramını tanımlamıyor. Yani burada söz konusu olan bir hukuk kavramı değilken, güvenlik birimleri bu kavramı, anayasal demokratik devlete yönelik bir tehdit, bir anti tez olarak tanımlıyor. Bunun içerisinde dolayısıyla Anayasayı Koruma Daireleri’nin sorumlukları dâhilinde özgürlükçü demokratik temel düzeni hedef alan “belirli politik amaç ve hedefleri olan” eğilimler yer alıyor.

Esasen kendisi müphem olan “Politik ekstremizm” (politik aşırılık) kavramından yola çıkan Anayasayı Koruma Dairesi, kavramsal bir ayrıma giderek “Islam” ve “Islamcılık” ya da “Müslümanlar” ve “Islamcılar” ayrımı ile “Islamcılığı” “politik ekstremizmin” bir tezahürü olarak değerlendirmekte. Güvenlik birimleri de bu terminolojiye göre hareket ederek “diyalog” projesi gibi görüşmelerde bu terminolojiyi, tanımlayabilme konusundaki tüm zorlukların farkında olmalarına rağmen, bu tanımlamayı değişmez bir tanım olarak sunmaktadırlar. “Islamcılık” kavramı da genel olarak, “Islam’ın aşırıcı anlayışı” olarak tanımlanmaktadır.

“İslam/İslamcılık”

Anayasayı Koruma Daireleri sürekli olarak “İslam dininin kendisi ve ona mensup olanların tümünün değil”, aksine yalnızca “İslamcı” grupların gözlem altında tutulduğunu öne sürmekteler.1 “İslamcılık” kavramı, Baden Württemberg Eyaleti Anayasayı Koruma Dairesi tarafından “Islami addedilen dini esasların, kuralların, kaidelerin ve politik esasların uygulamaya konulması için aktif taraftar olma”2 şeklinde tanımlanmaktadır. Ancak böyle bir tanımdan, anayasal çerçevede hareket eden ve Müslümanları, dini yaşamlarında desteklemeyi amaçlayan Islami cemaatleri ayrı tutmak pek de mümkün değildir. Bunun yanında diğer kıstaslardan “evrensel ve bölünemez geçerlilik savı, sahih olduğu kabul edilen kaynaklara dayanılması ve geçmişte var olarak telakki edilen, esas olarak Muhammed Peygramberden ve önceki müslümanlardan nakledilen dini yaşamı belirleyici kabul eden ideal bir dönemin vizyonu” 3 gibi ifadelerin muğlaklığı, özgürlükçü demokratik düzenin temel kriterlerinin ne kadar keyfi bir şekilde yorumlanabileceğinin bir nevi göstergesidir.

“Evrensel ve bölünemez geçerlilik savı” içerik itibariyle, tüm tevhid inancına sahip dinleri kapsar. “Muhammed Peygamber’in dinî yaşamı” ifadesi ve bu ifadenin “tavizsiz, yeniliklere kapalı ve mutaassıp”4 bir Islam olarak değerlendirilmesi ise, Anayasa Mahkemesi’nin içtihadı olan herkesin “tüm davranışlarını inancının gerektirdiği şekilde belirlemesi ve inandığı şekilde yaşaması” 5 hakkı ile uyuşmamaktadır. Bu davranış şekli, ayrıca tüm Müslümanları kapsayabilecek nitelikte olmasından dolayı, ayırıcı bir özellik olarak da oldukça geçersizdir.

Mesela yine aynı şekilde, bir kişinin sahip olduğu dini ve dünya görüşünü yayması (ki bu davranış Anayasanın 4. maddesinde yer alan din özgürlüğü ilkesi tarafından teminat altına alınmaktadır) “Islamcı” bir davranış ve bununla birlikte anayasa düşmanlığı olarak değerlendirilmektedir. “Islamcılığın bir tezahürü olarak tebliğle (Dava), hem diğer dinlere mensup kimselerin (Hristiyan, Yahudi veya Ateist) hem de seküler düşünceli Müslümanların gerçek din olarak görülen Islam’ı kabul etmeleri hedefleniyor (Misyoner Islamcılık). Burada politik gücün ele geçirilmesi ilk hedef değil. Daha çok Müslüman kimliğinin ve inancının yayılması hedefi taşınıyor…” 6 Baden Württemberg Eyaleti Anayasayı Koruma Dairesi’nin (LfV BW) bu değerlendirmesi, açık bir şekilde Anayasa Mahkemesi’nin içtihadı ile çelişmektedir.7 Ayrıca Anayasayı Koruma Dairesi, inançlarının esası olarak yaygın bir biçimde misyonerlik faaliyetinde bulunun hristiyan dini cemaatleri ise gözardı eden bir çifte standard uygulamaktadır.

Bunların ötesinde dini özgürlükler bağlamında yargı yoluna gidilmesi de “batı toplumu içerisinde Islami hukuk yaşam alanı oluşturmaya teşebbüs” 8 olarak değerlendirilmektedir. Hâlbuki, yargı yoluna gidilmesi, mevcut hukuk sistemiyle özdeşleşmiş olmanın bir göstergesi değil midir? Neticede, buradaki yargıya güvenilmiş olunmaktadır.

Çocuk eğitimi ile ilgili yaklaşımlar bile, bu değerlendirmelerde, tehlikeli olarak tanımlanmaktadır. Gerekçe olarak ise, “çoğulcu toplumun adet ve alışkanlıklarına tezat teşkil edebileceği” 9 öne sürülmektedir. Bu bağlamda en aşırı yorum Schleswig-Holstein Eyaleti Içişleri Bakanlığı tarafından yapılmaktadır: Bakanlığın yorumuna göre Islam “üç ayrı kategoride tezahür eden bir gerilim alanında” görülmektedir: “Aydınlanmış ve ruhani Islam”, “Siyasal Islam” ve “Islami Terörizm”. Aydınlanmış ve ruhani Islam kategorisine “reform yanlısı entelektüeller” dâhil edilmektedir. Bunun dışındaki Müslümanlar için ise “Siyasal Islam’’ ve “Islami Terörizm’’ kategorileri kalmaktadır. Öte yandan, siyasi sorumlular ve güvenlik birimleri tarafından sürekli olarak, dini kimliğin güçlendirilmesi ihtiyacı ile terörizm arasında bir nedenler silsilesi oluşturulmaya çalışılmaktadır.10 Böylece bütüncül bir Islami yaşam tarzının, potansiyel olarak terörizme doğru bir yönelmenin çıkış kaynağı olabileceği şüphesi gündemde tutulmaktadır.

Müslümanlarla ilgili genel kuşkunun besin kaynağı

Güvenlik birimlerinin Müslümanlarla diyalog kurma çabaları, bu nedenler zinciri üzerine bina ediliyor. Böylece, Müslümanlara yönelik genel kuşkunun engellenmesi niyetinin aksine, özellikle uygulamalar kuşkuyu artırmaktadır. Çünkü, tüm önleyici uygulamarın temel sorunu, önlemlerin “itham” üzerine kurulu olmasıdır. Güvenlik birimlerine yüklenen görevler, organizasyon çerçevesi ve kavram dünyası bu diyalog kalıbını belirliyor ve diyalog için bunun kabulünü şart koşuyor. Bu nedenle güvenlik birimlerinin, Müslümanlar ve çoğulcu toplum arasında iki de bir ifade edildiği gibi bir arabulucu vazifesi görmeleri mümkün değildir.

Bundan dolayı, Federal Kriminal Dairesi ve Istihbarat Birimlerinin Islami kuruluşlarla yayınladıkları ortak açıklama, doğal olarak bir tehlikenin varlığının göstergesi olarak anlaşılmaktadır. Frankfurter Allgemeine Zeitung’un konuyla ilgili haberi, güvenlik birimlerinin de, bu “işbirliğini” hiç de farklı değerlendirmediklerini göstermektedir:

“Ne var ki, güvenlik birimlerinin içerdeki değerlendirmesi, işbirliğinin başarılarından biri olarak, Almanya’daki camiler ve Müslüman imamlar çevresinden şu anda doğrudan bir terör tehdidi olmadığı gerçeğini gösteriyor.”

FAZ gazetesinin bu açıklamasına ne Güvenlik birimlerinden, ne de “işbirliğine dahil olan kuruluşlardan bir tepki geldi. Oysa, burdaki yaklaşım çok net bir biçimde cami ve imamlar çevresinden kaynaklanan bir terör tehdidinden bahsediyor.

Böyle suçlamaların, niçin kamuoyunda bir tepki olmaksızın Müslümanlarla bağdaştırılarak yapılabildiği sorusu ise halen cevapsızdır.

Islam veya müslümanların bu kadar açık bir biçimde terörle ilişkilendirilmeleri veya basın açıklamasında olduğu gibi “Islamcı terörizm” gibi kavramların kullanımı makul ve doğru değildir. Zira bu şekilde, şiddet ve terör dini bir problem olarak konumlandırılmaktadır. Böylece, yalnızca şiddet ve teröre başvuran kişilerin gerçek motivasyonları gizlenmiş olmuyor, aynı zamanda bu kişilerin, dini kendi emelleri için istismar etmeleri ve sahiplenmelerine destek verilmiş oluyor.

Islam ve terörizm kavramlarının birarada kullanılmasının, kamuoyunda ne gibi etkileri olduğu ortadadır. 2004 yılında yapılan Allensbach-Araştırması’na göre, araştırmaya katılanların yüzde 83’ü Islam’ı terör ile, yüzde 82’si fanatik ve radikal kavramlarıyla bağdaştırmışlardır. Bu araştırmanın da gösterdiği gibi, kavramların ayrıştırılmadan birarda kullanılması, Müslümanların toplum içerisinde olumsuz algılanmalarına sebep olmaktadır.

Alternatif

Güvenlik birimleri ve toplum gruplarının aralarında görüşmeler yapmaları, istişarede bulunmalarına peşinen reddetmek doğru olmaz. Çünkü, açık toplum ve onun aktörlerinin iletişim halinde olması kadar doğal bir şey olamaz. Ancak burada önemli olan bu görüşmelerin ne şekilde gerçekleştiği ve özellikle toplumsal huzuru bozacak nitelikte olmamasıdır.

Eğer konu “Müslümanların güvenlik güçlerine olan güvenini artırmak” 11 ise, burada polis memurlarına karşı olan güvenden bahsedilemez herhalde. Zira Müslümanların polis memurlarına karşı güven eksikliği olduğu iddiası gerçekleri yansıtmamaktadır. Burada tartışma konusu olan şey, kriminalite veya uyuşturucuyla mücadele üzerine teşvik projeleri değil, ya da gençler arasında şiddete yönelik olarak spor aktiviteleri, kişiliğin geliştirilmesi ve güvenlik birimlerinin çok kültürlü toplumun şartları doğrultusunda duyarlılıklarının artırılması da değildir.

Burada tartışma konusu olan asıl mesele, güvenlik memurunun yerel cami cemiyetleriyle “diyalog” içerisine girmesini öngören ve pek de dile getirilmeyen “önleyici tedbir” çalışmasıdır. Tabii ki, memurlara, bu konuda her hangi bir ithamda bulunmak yersiz olur. Çünkü onlar kendilerine verilen, politik kriminal önlem 12 çerçevesinde kanuna dayanarak, cami cemiyetlerini ziyaret ve cemiyet üyeleriyle görüşmeler yapma görevini yerine getiriyorlar. Bazıları karşılaştıkları samimiyet ve misafirperverlikten dolayı oldukça hassas olurken, bazıları ise daha az hassas oluyorlar.13 Burada sorunlu olan nokta, güvenlik memurunun görüşmelerinden sonra cami cemiyeti ve üyeleriyle ilgili bir profilin oluşturulmasının aksine, genellikle önceden hazırlanmış profilin onaylanıyor olmasıdır. Polisin işe şüphe üzerine işe başlaması sebebiyle, cami cemiyetlerine karşı tarafsız olması genelde mümkün değildir. Objektif olmanın aksine, bu polisler de, Anayasayı Koruma Daireleri gibi, diğer güvenlik birimlerinin değerlendirmelerini esas alıyor. Elde edilen, sözüm ona, sonuçlar da yazımızda sorunsallaştırdığımız kavramsallaştırmalar çerçevesinde rapor ediliyor. İşte bu şekilde kişi kendisini kısır bir döngü içerisinde gözlem altında tutulan bir nesne olarak buluyor.

BKA (Federal Kriminal Dairesi), BfV (Anayasayı Koruma Dairesi) ve eyalet daireleri gibi güvenlik birimleri ile “Güven sağlayıcı önlemler” projesine girişilecekse, öncelikle anayasal kavramsallaştırmaların aydınlatılması konu edilmelidir. Bu şekilde, hukuk devletinin temel esaslarından taviz verilmemesi ve sorunların kültüralist bir bakış açısıyla ele alınmaması sağlanmış olacaktır. Ayrıca güvenlik birimleri – özellikle radikallik senaryolarına, önlem tedbirleri ve bunların sonuçlarına dayandırılan sebep araştırmalarında- bilimsel araştırma sonuçlarını dikkate almalıdır ve muhatabını ötekileştiren söylemlerden uzak durmalıdır.

Bu çerçevede, kamuoyunu yönlendirme ve güvenlik bağlamında müslümanları sahneleme amacı taşımayan ve karşılıklı güveni esas alan, zoraki olarak yalnızca bir tarafın başı çekmediği, karşıdaki muhatabın bir tehlike veya bir problem olarak değil de, aksine, eşit seviyede bir muhatap olarak görüldüğü ilişkilerde, sözü edilen görüşmelerin daha verimli yürütülebileceği muhakkaktır.

Dipnotlar:

1 Örnekler için bkz. “Islamischer Extremismus und Terrorismus”, Baden Württemberg Eyaleti Anayasayı Koruma Dairesi, Nisan 2006, S. 8 ve “Islamismus aus der Perspektive des Verfassungsschutzes”, BfV, Mart 2008, S. 5

2 “Islamischer Extremismus und Terrorismus”, S. 10

3 “Islamischer Extremismus und Terrorismus”, S. 6

4 “Islamischer Extremismus und Terrorismus”, S. 39: “Kuran ve sünnetin yorumlanması çok harfi harfine yapılmış ve uzun yıllardır vahhabi cereyanının etkisinde kalınmıştır. Bu, mensupların peygamberin değer ve yaşam tarzına yönelen bir Islam’ı temsil ettikleri manasına gelir.”

5 Bkz. BVerfGE 32, 98 <106 f.>; 33, 23 <28>; 41, 29 <49>

6 “Islamischer Extremismus und Terrorismus”, S.6

7 “Misyon dini yaşamın bir parçası olarak din özgürlüğü kapsamındadır”, Bkz. BVerfGE 12, 1, <4>; 24, 236, <245>; 69, 1, <33>.

8 “Islamismus aus der Perspektive des Verfassungsschutzes”, BfV, März 2008, S. 7

9 Bakınız Baden Württemberg Eyaleti Anayasayı Koruma Dairesi internet sitesi http://www.verfassungsschutz-bw.de/kgi/islam_dtl_ start.htm

10 “Integration als Extremismus- und Terrorismusprävention”, Federal Anayasayı Koruma Dairesi, Ocak 2007, S.9

11 BKA (Federal Kriminal Dairesi) Basın Açıklaması 27.04.2009

12 Yabancı güçler için gizli veya güvenlik tehlikesi oluşturacak çalışmalar içerisinde olan veya şiddet kullanarak ya da buna benzer hazırlıklarla Federal Almanya Cumhuriyeti’nin dış çıkarlarını tehlikeye sokan ve Anayasal düzeni hedef alan Hukuki suçların takibi ve önlenmesi

13 Bu, devlet güvenlik memurlarıyla görüşmeler üzerine yapılan çok sayıda tutanaktan çıkan bir sonuç.

Dünyanın Çivisi Çıktı! Dünyanın Çivisi Çıktı!

Sevgili dostlar! Dünyada artık pekçok şeyi anlamakta oldukça zorlanır olduk. Dünyada mazlumun dini de, dili de, ırkı da sorulmaz ilkesi genel geçer bir kaidedir. Artık mazluma yardım eden suçlu ama zulüm uygulayan zalim ise haklı... [Devam oku...]