Ramazan Ayı ve Infak Kabiliyetimiz

Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) tanımlaması ise rahmet, bereket ve mağfiret ayı olan Ramazan ayı geliyor. Bu ayın, rahmet, bereket ve mağfiret ayı olabilmesinin her halde ilk şartı, biz müslümanların inandıkları Islâm dinini hayatlarına nakşetmelerinden geçiyor. Müslümanın hayatına nakşedilmemiş bir dinin vaadettiği rahmeti, bereketi ve mağfireti, gerekli vazifeleri yerine getirmeden ve o yola götüren vesilelere tutunmadan beklemek, aynı zamanda ilâhî adalete de aykırıdır. Aykırıdır, çünkü; insan olarak, müslüman olarak rahmeti de, bereketi ve mağfireti de hak etmemiz gerekiyor.

Bu açıdan değerlendirildiğinde, Ramazan ayının kadrine erebilmek için doğrudan yapmamız gereken vazifeler arasında “infak kabiliyeti”mizin geliştirilmesinin de olduğunu görürüz. Burada “infak kabiliyeti” sıfatlandırmasını yaparken, infak etmek ve infak kabiliyeti kazanmak arasında bir fark olduğunu vurgulamak istiyoruz. Her zaman infak yapabilir, yapıyor olabilir ya da zaten yapmış da olabiliriz. Bu durum, bizim infak kabiliyeti diye tanımladığımız durumu açıklamaz. Infak kabiliyeti dediğimiz olgu, infak yapmanın bir alışkanlık haline getirillmesi, bunun için fırsatlar aranması ve fırsatlar oluşturulması ve bunların da sırf Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmak için bir kulluk vazifesi olarak değerlendirilme melekesinin kazanılmış olma halidir. Bunun için de infak ettiğimiz şeyleri piyasa değerleri ile ölçmenin yanlış olduğunu bilmemiz gerekiyor. Allah Resûlü’-nün (s.a.v.) “Yetimi gözetin, yarım hurma da olsa infakta bulunun. Ki, Allah da sizi Ahirette korusun” mealindeki hadis-i şeriflerinde, yarım hurma, hem mana ve hem de maddî varlık ve imkan olarak gündeme getirilmiştir.

Infak meselesinde eksik anlaşılan yönlerden bir tanesinin de, infakı sadece maddî mesele olarak görmemizdir. Nasıl ki, rahmet, bereket ve mağfiret ayı olarak tamınlanan Ramazan ayının bu özelliklere sahip olabilmesi, için illa da maddî bir şeyin meydana gelmesi gerekmiyorsa, infak için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Bu anlamda, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) “Mü’min’in mü’mine tebessüm etmesi bile bir sadakadır,” mealindeki bir buyruğunda dile getirilen infak/sadaka emrini hatırlatmayı yeterli görüyoruz.

Tanımlama açısından “Helâl yollarla elde edilen malın, ihtiyaca ve dinin gerekli ya da hoş görüldüğü yerlere harcamak, sarfetmek; Allah’ın bir rızık olarak verdiği görünür-görünmez nimetlerin, yine sadece O’nun rızası için, başkalarına verme veya, başkalarının hizmetine sunmak” ameliyesi olan infak geniş anlamda sadaka terimi ile de ifade edilebilir. Sadaka terimi içerisinde Zekat teriminin de geçtiğini biliyoruz. Bunun içindir ki, Islâm alimleri zekatı, farz yani, şartlarını yerine getiren Müslümanların, kendi istekleri dışında bir emir olarak yerine getirmeleri gereken görevleri olarak tanımlamışlardır.

Infak etmek, Allah’ın emirlerine uymaya kendini hazırlamış Müslümanlar için aynı zamanda, bir dünya ve hayat anlayışıdır da. Bu anlayış, Müslümanda, kendisine yüce yaratıcı ve Rabb’imiz olan Allah (c.c.) tarafından bahşedilmiş olan nimetlerin, rızıkların bir şükrü olarak, ihtiyaç sahibi başka insanların hizmetine sunmanın bir görev olduğu bilincini oluşturur. Bu bilinçin gelişmesi sayesindedir ki, rahmet, bereket ve mağfirete ulaşma yolları açılır.

Kur’an-ı Kerim’de infak ve sadaka ile ilgili pek çok ayet olmakla birlikte, ikinci sûrenin ilk ayetlerinde infak meselesinin, müslümanların temel özelliği olarak değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilir. Hatta öyle ki, Kur’an’ın takva sahibleri için en doğru yolu gösterici olarak tanımlanmasının arkasından, bu kişilerin özelliklerine geçilir ve sanki bu yol göstericiliğin ancak bu özelliklerle mümkün olabileceği ima edilir. “Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar (Muttakîler) için yol göstericidir.” (Bakara Sûresi, [2:2]) buyuran ayetin hemen arkrasından gelen ayette, merhum Muhammed Esed’in “Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlar” şeklinde tanımladığı muttakilerin özellikleri ise: “Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infak ederler.” (Bakara Sûresi, [2:3]) şeklinde izah edilir.

Bu ayetleri, 107. sûre olan Mâ’ûn Sûresi’ndeki ayetlerle birlikte değerlendirdiğimizde ise, daha çarpıcı bir sıfatlandırma ile karşılaşırız. Mâ’ûn Sûresi’nde, yetimlerin horlanması, yoksula yedirmeye özendirilmemesi, namazların ciddiye alınmaması, namızların gösteriş için kılınması ve, ufacık bir yardıma bile engel olunması, Allah’ın dinini, ya da kimi tefsircilere göre, hesap ve ceza gününü inkar edenlerin özellikleri olarak önümüze konulur. “Gördün mü, o hesap ve ceza gününü yalanlayanı! Işte o, yetimi itip kakan, yoksula yedirmeyi özendirmeyen kimsedir.” (Mâ’ûn Sûresi, [107: 1-3])

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar (namazlarıyla) gösteriş yaparlar. Ufacık bir yardıma bile engel olurlar.” (Mâ’ûn Sûresi, [107: 2-3 ve 7])

Infak, bağış ve yardım meselesinde, hep eli bol olan ve çok malı olanın infak yapacağı, eli darda olanların yardım yapması gerek olamadığı gibi bir anlayış, bir müslümanın infak kabiliyetinin öldürülmesi anlamına gelir ki, böyle bir anlayışta “Ufacık bir yardıma bile engel olurlar,” uyarısına muhatap olma tehlikesi de vardır. Bu tehlikeye işaret ederken, yukarıda aktardığımız “Yetimi gözetin, yarım hurma da olsa infakta bulunun. Ki, Allah da sizi Ahirette korusun” hadisinde, yarım hurmanın, hem mana ve hem de maddî varlık ve imkan olarak gündeme getirilmesindeki hikmetin, bizim için bir müjde olduğunu da ifade etmek durumundayız. Dolayısıyla bir müslümanın infak kabiliyetinin ortadan kalkmasına götüren tüm yollar kapatılmak durumundadır. Nitekim, yine Kur’an-ı Kerim’de infakın ister bolluk olsun, isterse darlık her zaman yerine getirilmesi gereken bir görev olduğu hatırlatılır: “Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların) dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.” (Âl-i Imrân Sûresi, [3: 134])

Bu ayetlerin hepsi infak amelinin, Müslümanlar için gerçekten de bir hayat tarzı, hayat anlayışı ve hayat biçimidir. Infak edenler, Kur’an’ın hidayet göstericiliğinden faydalanabilecek kişiler olarak tamınlandığı gibi, infak yolunun kapanmasına yol açanlar “din”i yalanlayanlar olarak da tanımlanabilmektedir. Yani, muazzam bir iman ve amel dengesi ortaya konulmaktadır. Onun içindir ki, her şeyden infak yapılır, amma infak yapılamayacak, insanın kendisinin sahip olmasını istemediği şeylerden asla yapılmaz. Az olsun, bir yarım hurma bile olsa mutlaka yerine getirilmesi gereken bir vazife olan infak, başkalarını rencide edecek şekilde de verilemez. Zira böyle bir infakta, Allah’ın rızasına ulaşılamaz. Allah’ın rızası ulaşılmanın yolu, miktarın azlığından veya çokluğundan değil, veriliş şekli ve niyetinden geçiyor. Kur’an’da şöyle buyurulur: “Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından ve sizin için yerden bitirdiklerimizden infak edin. Kendinizin göz yummadan alamayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki, şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık olandır.” (Bakara Sûresi, [2: 267])

Bu kısa izahlardan sonra, bütün müslümanları, rahmete, berekete ve mağfirete ulaştırması niyazıyla, Ramazan ayınızı tebrik ederken bir hatırlatma daha yapmak istiyoruz. Müslümanlar, mal ve varlıklarına düşen zekatlarını geleneksel olarak, Ramazan ayında vererek bu ayda oluşan manevî atmosferin daha da kuvvetlenmesini umarlar. Zekatların Ramazan ayında hak sahiplerine verilmesi güzel bir adet olmakla birlikte, Zekat’ın Ramazan ayına mahsus olmayıp, her ne zaman şartları oluşmuş ise o zamanda ödenmesinin zorunlu olduğunu bilmek durumundayız.

Dünyanın Çivisi Çıktı! Dünyanın Çivisi Çıktı!

Sevgili dostlar! Dünyada artık pekçok şeyi anlamakta oldukça zorlanır olduk. Dünyada mazlumun dini de, dili de, ırkı da sorulmaz ilkesi genel geçer bir kaidedir. Artık mazluma yardım eden suçlu ama zulüm uygulayan zalim ise haklı... [Devam oku...]