Üçüncü Yılında Almanya Islam Konferansı

Federal Içişleri Bakanı Wolfgang Schäuble tarafından hayata geçirilen Almanya Islam Konferansı (AIK) geride bıraktığı üç yıl içerisinde, toplumun değişik kesimleri tarafından, olumlu ya da olumsuz farklı tepkiler aldı. Almanya Islam Konseyi olarak, atılan bu adımı esasta memnuniyetle karşıladık. Kurulan AIK ile devlet, çoktandır giderilmiş olması gereken bir eksikliği bertaraf etmek için adım atmış, Müslüman yurttaşları ile diyaloğa girme kararlılığını göstermiştir. Entegrasyon sürecini olumlu yönde etkileyebilecek bu adımla devlet, aynı zamanda Islam’ı ve Müslümanları Almanya’nın bir parçası olarak kabul eden talebi ciddîye aldığını göstermiş ve pratik zeminde, şayet Almanya’da Islam dini eksenli meselelerde kalıcı çözümler üretilmek isteniyorsa, bunun kurumsallaşmış Müslüman cemaatlerle görüşerek yapılması gerektiği kanaatini pekiştirmiştir. Aynı şekilde göç kökenli çocukların, Almanca ve anadilleri göz önünde bulundurularak, çok dilli lisan eğitiminin ve kültürlerarası ilişki kabiliyetlerinin desteklenmesi, okullarda Islam din derslerinin hayata geçirilmesi ve yine okullarda Müslüman öğretmenlerin sayılarının artırılması konularında yaptığı tavsiyeler, bizim AIK konusunda olumlu yaklaşımımızı gerekçelendiren örneklerdir.

Her ne kadar AIK’na olan bakışımız esasta olumlu olsa da, geride bırakılan üç yıllık süreçte, devlet temsilcileri tarafından Müslümanların meseleleriyle ilgili konuların ele alınış biçimi ve ortaya konulan çözüm önerileri hakkında eleştirilerimizi ilgili merciler nezdinde gündeme getirdik. Son olarak, AIK yapısı içerisinde alt çalışma gruplarının aldığı kararları görüşen Şura’nın federal seçimler öncesi son toplantısında kamuoyuna ilan ettiği sonuç bildirgesi hakkında Islam Konseyi olarak düşüncelerimizi kamuoyuyla paylaşma ihtiyacı hissettik. Zira bildirgede, her ne kadar olumlu olarak altı çizilmesi gereken noktalar var olsa da, Islam Konseyi olarak katılmayacağımız cümlelerde yer almaktaydı. Açıklanan metinle ilgili itirazlarımızı burada anahatlarıyla sunmaya çalışacağım.

Öncelikle bildirgede pozitif olarak değerlendirebileceğimiz noktaları açıklamada fayda var. “Alman Anayasa Düşüncesinde Din Konusu” isimli ikinci çalışma grubunda “Okulda Entegrasyon” başlığı altında, okul hayatında doğabilecek sorunların ele alındığı ve somut çözüm önerilerinin teklif edildiği ‘el kitapçığı’, dikkate alınması gereken tespitleri içermektedir. Umulur ki, eyalet hükümetleri kitaptaki tavsiyeleri dikkate alırlar. Yine Alman ve Türk medyasının entegrasyon sürecine yönelik etkilerinin ele alındığı “Köprü Olarak Ekonomi ve Medya” isimli üçüncü çalışma grubunun değerlendirmeleri de memnuniyet vericidir. Ancak, yine bu konuda da önemli olan uygulamadır.

Bu olumlu sonuçlara karşın “Alman Toplum Düzeni ve Değerler Birliği” isimli birinci çalışma grubu tarafından kamuoyuna sunulan “Müslümanların Değerlendirmeleri” başlıklı metin ile “Güvenlik ve Islamcılık” isimli çalışma grubunda ortaya konulan yazılı kararlar, bizce kabul edilemez mahiyettedir. Zira bu bölümlere konulan cümleler eksik ve yanlış kanaatleri içermektedir. Bunları sırasıyla izah edebiliriz.

“Müslümanların Değerlendirmeleri” başlıklı metin

Bu metnin içeriğinde yer alan sorunlu ifadeleri anlamak için öncelikle metnin oluşumunun arka planını açıklamamız gerek. Nitekim AIK, tarafsız olmakla mükellef devlet temsilcilerinin tutarsızlığına sahne olmuştur. Konferansın birinci çalışma grubunda ortak bir sonuç bildirgesinin çıkartılamıyacağı anlaşıldıktan sonra devlet temsilcileri farklı bir metoda başvurmuş, çalışma grubunun son toplantısında grup yönetimi tarafından Müslüman katılımcılara “üzerinde uzlaşılmak üzere” hazır bir metin sunmuştur. Ardından Müslüman katılımcılar, kamuoyuna metnin yazarları olarak yansıtılmıştır. Bu yöntemin ve müslümanları temsilen Islam karşıtlığına soyunmuş kişilerle yapılan tartışma sonucunda ortaya çıkan “ortak” metnin tarafımızca kabul edilmesi imkansız görülmüştür.

Ne yazık ki ortaya konulan metin, Müslümanların dindarlığını entegrasyonu engelleyici bir sorun olarak sunmaktadır. Müslüman temsilcilerin çalışma grubunun yapısı ve katılımcıları konusunda yaptığı eleştirilerin tamamen gözardı edilmiş olması ve Islamî kuruluşların dini cemaat olarak kimliklerinin reddedilmesi, eleştirilmesi gereken diğer iki noktadır. Bununla beraber Içişleri Bakanlığı ile Islamî cemaatler arasında muhtemel işbirliği sadece güvenlik konularına indirgeniyor ve maalesef bunu aşan bir işbirliği öngörülmüyor. Halbuki AIK’-nın çalışmaları sürecinde Müslüman cemaatler Islam’ın ve Müslümanların entegrasyonu ve güvenlik konuları dışındaki alanlarda işbirliğinin ne kadar önemli olduğunu gündeme getirdikleri gibi, toplumsal uyumun gerçekleşebilmesi için somut tekliflerde de bulunmuşlardır. Maalesef bunlar dikkate alınmamıştır.

“Alman olmayan Müslümanların” dışlanması

AIK’nın 4. Şurası’nda açıklanan metnin “özü” ile ilgili bu eleştirilerin yanı sıra, metni detaylı biçimde analiz ettiğimizde, Almanya’daki Müslümanlardan sadece “Alman Müslümanlar” şeklinde sözedildiğini görüyoruz. Böylece, Almanya’daki Müslümanlar, ülkede yaşayan Müslümanların sadece üçte birinin Alman vatandaşı olmasına rağmen, Alman devleti tarafından “Alman Müslümanlar” olarak nitelenmektedir.

Bilindiği gibi, Almanya’da yaşayan Müslümanların çoğunluğu geldikleri memleketlerin vatandaşlığını taşımaktadırlar. Bu durumun sebebi sadece çifte vatandaşlığın mümkün olmaması değil, aynı zamanda şimdiye kadar yürütülen başarısız entegrasyon politikalarıdır. Dolayısıyla, Almanya’daki Müslümanlar ele alındığında, Alman ve Alman olmayan şeklinde yapılan ayrımdan vazgeçilmelidir. Bunun yerine devlet somut adımlar atmalı ve Islamî cemaatler ile işbirliğine girmeli ve böylece Müslümanların toplum tarafından gerçek manada kabullenilmesine katkıda bulunmalıdır. Devlet tarafından bu siyasetin takip edilmesi, Müslümanların kendini Almanya ile özdeşleştirmesi hedefine olumlu katkıda bulunacaktır.

Dindarlığın sorunlaştırılması ve eleştirilerin göz ardı edilmesi

Metnin en dikkat çekici noktası, Müslümanların dindarlığının sorun haline getirilmesi konusunu zikretmiştim. Müslümanlar tarafından yazıldığı iddia edilen bir metnin, Müslümanların dindarlığını entegrasyonu engelleyici mahiyette bir sorun olarak göstermesi anlaşılır değildir. Okullarda çıkabilecek sorunlarda bu sorunların sebebi olarak özellikle “Müslüman olan ülkelerden gelen çocukların” gösterilmesi, bu bağlamda sunabileceğimiz bir örnektir. Ayrıca “Müslüman ailelerin dini değerler eğitimi, ailelerin nisbeten düşük eğitim seviyesi ve kötü maddî durumu tarafından şekillenmiştir” cümlesiyle, Islam ve din eğitimi sanki sadece sosyal ve entellektüel anlamda, toplumdaki alt sınıflarla ilişkili olduğu ifade edilmektedir.

Birinci çalışma grubunda bu tip konular ve “öncü kültür” gibi soyut kavramların sık sık gündeme gelmesi, katılımcıları asıl meselerlerden uzaklaştırmıştır. Bu sorunlara karşın Müslüman cemaatler devletin anayasal değerlere bağlılığının Müslümanlara yönelik uygulamalarda da gerekliliğini savunmuştur. Buna ek olarak, Almanya Müslümanları Koordinasyon Konseyi ve özellikle Islam Konseyi, bir çok yazılı değerlendirmelerde devlet temsilcilerinin birinci çalışma grubunda gündeme taşıdığı entegrasyon ve din politikalarıyla ilgili anlayışı eleştirmiş, sorunları aşmak için de ayrıca yapıcı teklifleri gündeme getirmiştir. Fakat ne yazık ki bu değerlendirmelerin hiç birisi AIK 4. Şurası tarafından kamuoyuna sunulan sonuç bildirgesinde yer almamıştır.

Müslümanlar arasındaki diyalog

AIK’nın Almanya’daki Müslümanlar arasında demokratik tartışma kültürünün güçlenmesine hizmet ettiği iddiası ise gerçekten uzaktır. Aksine Islamî cemaatler AIK kurulmadan önce de demokratik tartışma kültürüne uygun bir şekilde eleştirmenleri ile yoğun tartışma içerisindeydi. Ancak bu yaklaşımla kamu temsilcileri asıl sorunu gözardı etmektedirler. Zira AIK, Necla Kelek gibi bazı katılımcıları “seküler müslümanların temsilcisi” olarak ön plana çıkarmıştır. Ilgili kişinin Müslümanları ne kadar temsil edebileceğini, Islam’ın “ırkçı radikalizm”, camilerin “Almanya’da Islam’ın güç gösterisinin betonlaşmış hali” olduğu ve “namus cinayetlerinin Islam dini tarafından desteklendiği” şeklindeki söylemleri aslında cevaplandırmaktadır. Dolayısıyla AIK yürürlükteki yapısıyla Müslümanları bir araya getirmekten çok, kendilerini seküler olarak tanımlayan bazı kişileri Müslüman cemaatlere kabul ettirmeye çalışmasıyla dikkat çekmiştir. Bu yaklaşımla belki de cemaatlerin taleplerini ancak azınlık bir görüşün talepleri olarak göstermeye çalışmıştır.

`Güvenlik ve Islamcılık`

Islam Konseyi’nin katılmadığı görüşlerden bir bölümünü de “Güvenlik ve Islamcılık” adlı çalışma grubunun sonuç bildirgesi oluşturmaktadır. Bu çalışma grubunda çıkan “sonuçlar”, devlet kurumlarınca uygulanan “Islamcı terörizme karşı önleyici tedbirler” siyasetini tüm Müslümanlara karşı haklı hale getiren ve Müslümanları hiçbir gerekçe olmadan potansiyel tehlike olarak gören tedbirlere dayanmaktadır. “Önleyici tedbirler” siyasetine göre Islamî kuruluşlar ülkenin iç güvenliği için, bu kuruluşlara karşı itham olarak ortaya konulabilecek hiç bir kanıt olmamasına rağmen, potansiyel tehdit yayan ve suçluların üreyebileceği çevreler olarak algılanmaktadır. Terör tehlikesinin varsayılan büyüklüğü nedeniyle, kendisini özgürlük ve güvenlik arasında seçim yapma noktasında hisseden devlet, “önleyici tedbirler” siyasetini, anayasal hakları ciddi derecede ihmal etme pahasına, kanuna uygun görmektedir. “Islamcılık” kavramı da bu siyasetinin öngördüğü anlamda kullanılmaktadır. Almanya Müslümanları Merkez Konseyi (ZMD) ve DITIB ile yürütülen medyatik güvenlik diyaloğunda da bu kavramın çok soyut ve aşırı önyargılı bir şekilde kullanıldığını görmekteyiz. Federal Anayasa Koruma örgütü bu kavramı “Kendi dinî kültürel kimliğinin korunması ve Alman toplumuna asimilasyonunun engellenmesi” olarak tanımlamaktadır. Devlet, bu ön kabulden hareketle maalesef, özgürlükçü demokrasi ile bağdaşmayan, Müslümanların entegrasyonu engelleyici ve çoğulcu toplumda Müslümanlara karşı önyargıları güçlendiren tedbir çalışmalarının altına imza atmaktadır.

Güven oluşturucu önlemler konsepti

Bu sebepten dolayıdır ki Islam Konseyi, Federal ve Eyalet Güvenlik Birimleri ile DiTiB ve ZMD’nin gerçekleştirdikleri “Güven oluşturucu önlemler” konseptine dahil olmamıştır. Projenin tanıtımında amaç olarak her ne kadar Müslümanlara karşı şüphenin oluşmasını engellemek öne sürülse de, maalesef tam tersi sözkonusudur. Çünkü güvenlik birimlerinin yola çıkış noktası “şüphe”dir. Güvenlik birimlerine verilen görev, görüşmelerin geçtiği çerçeve ve kavram dünyası, hep bu şüphenin üzerine bina edilmektedir. Bu nedenle böyle bir konsept ile şüphe ortadan kalkmamakta, Müslümanlar ile sürekli medyatik bir biçimde güvenlik bağlamında biraraya gelindiği için, pekiştirilmektedir.

“Müslümanlar özgürlük ve çoğulculuktan yana” adlı yayın projesi

“Müslümanlar özgürlük ve çoğulculuktan yana” adlı yayın projesini de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Ilk olarak “Müslümanlar teröre karşı” adı ile çalışma grubunda gündeme gelen yayın, “Almanya’da Müslüman ve Müslüman olmayanları Islam ve Islam’ın Müslümanların hayatındaki rolü üzerine” bilgilendirmeyi hedefliyordu. Ancak yayında, soyut olarak varlığından bahsedilen ve ihtimaller bağlamında ele alınan bir tehlikeden yola çıkılarak, Almanya’daki Müslümanlar ile uluslararası terörizm arasında ilinti kurulabilmektedir. Yayın bağlamında bu tehlikenin soyutluğu gözardı edildiği gibi, Müslüman, “doğru seçilmiş” ayet veya vaazlarla şiddete yönlendirilebilecek, şiddet yanlısı bir insan tipi olarak yansıtılmaktadır. Böyle bir yayın önyargıları kırmak yerine, şiddet ve terörün öncelikle Islamî olarak algılanılmasına sebep olacaktır.

Islamcı ekstremist yayınların yasaklanması

“Güvenlik ve Islamcılık” çalışma grubunun talepleri arasında “Islamcı-ekstremist” yayınların yasaklanması da yer aldı. Yalnız bu kavramın içeriğinin ne olduğu tam olarak tanımlanamamıştır. Dolayısıyla bu tanımlama altında ne tür yayınların anlaşılması gerektiği açık değildir. Belirtilen bu ve diğer kavramlar hakkında özellikle de bilimsel anlamda bir değerlendirme yapılmış değildir. Bunun sonucunda bu kavramlar çalışma grubunda objektif ve bilimsel anlamda somutlaştırılmamıştır. Buna karşın “yorumlanmadan satılmaması, dağıtılmaması gereken Islamî yayınların listesi”nin hazırlanması tartışmaya açılmıştır. Ancak böyle bir sansür listesi Islam Konseyi tarafından anayasaya aykırı olması sebebiyle reddedilmiştir.

Dünyanın Çivisi Çıktı! Dünyanın Çivisi Çıktı!

Sevgili dostlar! Dünyada artık pekçok şeyi anlamakta oldukça zorlanır olduk. Dünyada mazlumun dini de, dili de, ırkı da sorulmaz ilkesi genel geçer bir kaidedir. Artık mazluma yardım eden suçlu ama zulüm uygulayan zalim ise haklı... [Devam oku...]