Uyum
Yazar Fikret Ekin, Nisan 2009 Sayi 34
40 küsür yıl önce çağıranların bir derdi vardı, “ucuz işgücü”. Gelecek insanların “insan oldukları” dahi düşünülmemişti…Sadece sağlıklı olup-olmadıkları çok önemliydi ve tepeden tırnağa muayene edildiler…
40 küsür yıl tüm uyarılara rağmen “uyum” akıllarına(!) bile gelmedi… Hele bu yeni gelen insanların dil bilmeyişleri hiç mi hiç(!) Veya öyle göründüler. Çünkü uyum masraf gerektiriyordu. Dil kursları ek ödeme demekti. Göstermelik bütçeleri de eş-dost, yoldaş kazanında kaynatıp, çar-çur ettiler…
40 küsür yıldır “bugün uyum için harcanmayan paraların çok daha fazlası, yarın sıkıntıları gidermek için harcanmak zorunda kalınacak” mealindeki uyarılara kulak kapattılar…
Şimdi, birden bire(!), uykudan uyanır gibi ayağa fırlayıp, zıp zıp zıplıyorlar: Çok kültürlülük iflas etmişmiş de, paralel toplum (Parallel Gesellschaft) oluşmuşmuş da, Türkler uyum sağlamıyorlarmış da, dil bilmiyorlarmış da, dil öğrenmiyorlarmış da, vs. vs.
Hayrola ne oluyoruz?
Eğer uyum sağlamadığı, dil bilmediği ileri sürülenler birinci nesil Türkler ise, dün niçin onların dil bilmedikleri için çektikleri sıkıntılar göz ardı ediliyordu? Neden onlara sağlık kontrolu yapıldığı gibi, birden dil kursu imkanı verilmedi?
Içinde yaşadıkları toplumun dilini anlarlarsa, “haklarını aramaları daha kolay olur” diye mi korkulmuştu yoksa…
Şimdi nasıl olsa çoğu toplumla ilişiğini kesmiş insanlardı… Dil bilseler ne olur, bilmeseler kime ne zararı var; kendilerinden başka?
Eğer kasdedilenler burada doğup-büyüyen nesillerse, onların uyumsuzluğu, dil bilmemezliği nasıl iddia ve izah edilebilinirdi? Okul öncesi eğitimde dahil, tüm okul hayatları Alman eğitim sisteminde geçen bu insanlar nasıl olur da “dil bilmeme” suçuyla suçlanabilirdi?
Illa bilmedikleri bir dil varsa, o da, aynı eğitim sisteminin “malum niyeti” neticesi, anadilleri değil miydi?
Yoksa Almanya’da bizim bilmediğimiz Türk okulları mı vardı da, Türk çocukları orada okudukları için Almanca öğrenememişlerdi.
Kaldı ki, uyumun önündeki tek engelin dil olduğunu iddia edenler, herhalde bizle alay ediyor olmalıydı. Aksihalde nasıl izah edebilirlerdi ki, Fransızcayı anadili olarak konuşan Cezayirlilerin de Fransa’da bir uyum probleminden bahsediliyordu?
Oysa ki o Cezayirli azınlık, Cezayir’de dahi Fransız yaşayan bir topluluktan gelme değiller miydi?..
Aynı şekilde, ABD’li zencilerin gettolarda yaşamaları veya yaşamaya zorlanmaları, ayan-beyan orada da olduğu iddia edilen uyum problemleri, Ingilizce bilmediklerindendir denilebilir miydi?..
Kesinlikle hayır!..
O halde uyum ve uyumsuzluğu iyi düşünmeli, eğer varsa bir kabahat, eksiklik veya kasıt onu ortaya çıkarmalydık ki, problemi çözebilelim…
Yani, eğer Almanya’da (genelde Avrupa’da) bir uyumsuzluk söz konusu ise, bunun tek gerekçesi “dil bilmeme”, tek suçlusu da Türkler olamazdı, değildi de zaten…
ABD’de ki uyumsuzluğun suçlusu zenciler, Fransa’da ki uyumsuzluğun suçlusu Magrit’liler ve dil bilmemeleri olmadığı gibi…
Çünkü uyum “davet ve icabet”i birlikte gerektiren, karşılıklı anlayış, saygı ve kabul olmazsa, olmaz bir sosyal hadisedir ve uzun soluklu düşünme ister…Ve tabii bir de iyi niyet…
Çoğunluk azınlığı kabul ederse, azınlık çoğunluğa yaklaşabilir…
Siz “davet” ettiniz de, biz “icabet” mi etmedik…
Okulda, işte, sokakta, siyasette, medyada; her yerde, her fırsatta ve her ortamda azınlığa tepeden bakan bir çoğunluk varsa; yaklaşma yerine akıl verme; saygı yerine dayatma ve küçük görme öne çıkıyorsa, orada uyum olmaz, olamaz…
Ve bu olmazın, olamazın da suçlusu, kesinlikle “azınlık”lar olamaz!..
Niyet samimiyse, önce bunun tesbit edilmesi şarttır…
Sonra ne gerekiyorsa birlikte ve elele yapılır ve yapılmalıdır da…
Aksi ise dayatmadır!
Dayatmanın olduğu yerde, direnişin olması da gayet tabiidir…

