Yeni Bir Kimlik Oluşumuna Doğru
Yazar Mahmut Askar, Nisan 2009 Sayi 34
Önemli not: Değerli Okuyucu, kendimize göre teşhis, tesbit ve serzenişlerle harmanlanmış bu yazımız ne şahıs olarak seni, ne de mensubu olduğun kuruluşu hedef almaktadır. Mesuliyetimizin gereği, Almanya Türkleri’ne topluca bir (kuş) bakışın özetlenmiş hâlidir. Aslında birbirimizden farkımızın olmamasının delillerinden birisi de işte budur: Dertler aynı, ya çare?… Belki çare üretmede bir nebze katkımız olur temennisiyle…
Genelde Batı Avrupa Göçmen Türklerinin, özelde Almanya’dakilerin hayatî önem taşıyan birkaç tane ana meseleleri var ki, kanaatimizce bunların belki de en başında geleni, yeni bir kimlik oluşumu meselesidir. Isterseniz siz buna, “Kendimizi Yeniden Tarif Etmek” de diyebilirsiniz. Henüz daha bunu yaptığımız, yapabildiğimiz, hatta yapma aşamasına geldiğimiz kanaatinde değilim.
Değişimi ihanet gibi algılayan yöneticilerimiz olduğu gibi, değişimi kerhen kabullenen, dillendiren ama içine sindiremeyen veya hadiseyi kavramakta zorlanan yöneticilerimiz de var. Bunlar, Almanya’da veya başka bir AB ülkesindeki Türk azınlığı temsil noktasında, bildik pozisyonlarını korumaya devam ediyorlar. Konumlarını muhafaza ettiklerine bir itirazımız yok ama bir de arkalarına dönüp baksalar: Kimler kaldı, kim gitti ve ne kazandık, ne kaybettik?…
Gerçekten gecesini gündüzüne katarak mensubu olduğu topluma hakkıyla hizmet götürenleri tenzih ediyor ve onların önünde saygıyla eğiliyorum. Ve gerçekten sadece koltuklarının muhafazası uğruna Batı Avrupa Türkleri’nin istikbâlini heba edenleri (siyasî tabirle) şiddetle kınıyorum ama burada yakasına yapışamazsam, ötede mutlaka! Çünkü orada Ilâhî Adalet tecelli edecek.
Kendimize yönelik bir muhasebe yapmanın, aynayı biraz da kendimize tutmanın zamanı elli yıllık geçmişe rağmen henüz daha gelmedi diyene rastlamadım ama, bu manâda kendi ev ödevini hakkıyla yapanımıza da şahit olmadım.
Teşkilat, dernek, cami, din, vatan, vatandaş, kültür, tarih gibi kavramların yeniden açılımı yapılmalı, içinde bulunduğumuz sosyo-kültürel şartlara göre yorumlanmalı ve özellikle üçüncü nesille bu paylaşılmalıdır. Dilimizden düşmeyen bu “dava”yı ve dolayısıyla bu dava’nın sevdalısı, neferi, her ne ise, işte o “dava adamı”nı da özellikle bizden sonrakilere, onların anlayacağı bir üslûp ve dille anlatmalıyız.
Dilimizden düşürmediğimiz kavramlar ve onlara yüklediğimiz manâlar anlatılmadan ve anlaşılmadan, Batı Avrupa Türkleri olarak kendimizi hem yeni nesillerimize hem de yerli-çoğulcu topluma hem tarif ve hem de ifade etmede sıkıntı çekeriz. Zaten kem-küm edip de bir türlü meramını anlatamayan bir toplum hâline gelişimizin sebebini buralarda aramak gerektiği kanaatindeyim.
Amerika Birleşik Devleri’nden Avrupa Birliği’ndeki tarihçi, sosyolog, psikolog, Şarkiyâtçı ve felsefecilere varıncaya kadar birçok araştırmacı, yazar ve ilim adamı, Batı Avrupa Müslüman Azınlığı’nda oluşan yeni kimlik üzerine kafa yorarken, biz eski alışkanlıklarımız ve eski bildiklerimizden asla taviz vermeyi düşünmüyoruz. Halbuki değişimi görüp de önceden tedbirini almak, maharet, cesaret ve onlardan da önemlisi, bilgi işidir.
Bu sosyal bir vakıadır: Köklerinden kopan veya koparılan nesiller uçlarda gezinir, yani marjinalleşirler. Nitekim burada yetişen nesiller birçok noktada bizlerden daha radikaldirler. Türk sözcüğünün altını çizerek, üstüne basarak vurgu yapanlar, üçüncü nesil ve sonrasına bir baksınlar; Türk’den geri kalan, Türk’ü çağrıştıran, Türk ile özdeşleştiren emare, iz, özellik olarak ne var ve ne kadar var…
Hepsini bir kenara bırakıyorum… Anadilimiz Türkçe’yi yaşatmak gibi bir ülkünüz yoksa, bütün ülkülerinizin kesiştiği üst nokta “ülkücü”lüğünüzün, “dava adamı”lığınızın buralarda bir kıymet-i harbiyesi yoktur!
Türk aile yapımız çatır çatır çatırdıyor, hem de çoktan beri.. Siz; müslümanın psikolojisi sağlamdır, psikoloğa ihtiyacı yok derseniz, siz; Müslüman-Türk’ün erdemlerini sıralamaya devam ederseniz, gerçi ezberinizi bozmamış olursunuz fakat gerçekleri görmüş ve söylemiş olmazsınız.
Siz hâlâ evladınızı anlamadan önce ona anlatmaya ve dayatmaya devam ederseniz, niye anlaşamadığımızı yine anlamış olmayacaksınız.
Kim demiş, biz kimseyi dinlemiyoruz canım… Bizi saatlerce dinleyip de yine kendi bildiğini yapan bir gelenekten geliyoruz. Kimseye haksızlık yapmayalım; biz herkesi dinledikten sonra yine de kendimizi dinleriz.
Belli bir yaşın üzerinde olanlarımızın sanki bavulları hazır duruyor. Bir fırsatını bulsalar anavatana kaçacaklar. Buraya ısınamıyoruz, her an gidiciyiz ama burada kalıcı olan nesillerimiz gibi, onyıllardan beri pekişmiş, kalıcılaşmış olan meselelerimiz kime havale?.. Kısa vadeli düşünce ve tavırlarla uzun vadeli meseleleri nasıl çözeriz?..
Belli bir yaşın altındakilere bakıyoruz; bir kısmı ancak tatilden tatile “Türkiye” diyor ama Almanya’ya da “vatan” diye sarılamıyor. Dernek çatısı altındaki gençlerin ufkunu daraltmışız; vizyon yok! Kendimize benzettiğimiz gençlerimiz de, sloganlara sarılmış, yüksek perdelerden çalıyor, adeta paraşütle dinin merkezine iniş yapıyorlar. Dernekler dışındakiler ise, sokağa ve sokaktakilere emanet.
Okur-yazar kesimimizle kuruluşlarımızın arası hep mesafelidir. Bunun niye böyle olduğu ayrı bir tartışma konusudur, onun için geçiyorum… Buradaki elitimizin bir kesimi Türkiye çıkışlı, bir kesimi de buralarda yetişmiştir.
Özellikle küçüklükten beri buralarda yetişenlerin kahır ekseriyetinin ne Türk dernekleriyle, ne de içinden çıktığı azınlıkla doğru-dürüst bir münasebeti var. Işten ve aileden geri kalan zamanını derneklerde geçiren bizlerin çocuklarından acaba ne kadarı “evlatlarımız için kurduğumuz” bu mekânlara ilgi gösteriyorlar?…
Bu ülke (Almanya) dünya çaplı filozoflar, ideologlor, düşünürler ve şairlerin ülkesidir. Bu ülkede müslüman veya Türk azınlığın meseleleri yüksek seviyeden ele alınır ve kamuoyu oluşturulur. Derneklerimizin sayısı, camilerimizin büyüklüğü, üç milyon civarındaki Türk azınlık gibi unsurlar bizi bu entellektüel birikim karşısında temsil etme ve haklarımızı savunmada çok cılız kalır, nitekim mevcut durum da bundan pek farklı değildir.
Zafer Şenocak, Ferdiun Zaimoğlu gibi Almanca dilinde eserlerini neşreden yazarlar var. Fikirlerini paylaşmayabiliriz ama bu durum onları dinlememize, bazen biraraya gelmemize engel değildir.
Zafer Şenocak: “Wir brauchen mehr Vordenker als Vorbeter (Imamdan ziyade düşünen öncülere ihtiyacımız var) ” diyor. Yalnış bir söz değil!
Haklı olmamıza rağmen, kendimizi acındırmak ve hep şikayet eden taraf olmakla olmaz! Bazen değil çoğu zaman kendi kendimizi tecrit ediyoruz. Almanya’yı sorunlarıyla birlikte topyekün kucaklamalıyız.
Toparlamak gerekirse:
-Anadolu Türkü’nden Göçmen Türk’e geçiş sürecinde oluşmaya başlayan yeni kimlik bir çerçeveye oturtulmalı ve tarif edilmelidir.
-Gelişim ve değişimlere ayak uydurmada zorlanan, hantal cemiyetçilik anlayışımız ve metodu bütünüyle gözden geçirilmelidir.
-Bizimle henüz daha ilişkisi kesilmemiş okuyan nesillerimiz ve bizden çok Alman kamuoyunda tanınan elitimizle tanışma zemini aranmalı, karşılıklı görüş alışverişi sağlanmalıdır.
-Göçmen Türk aile yapısı mutlaka dertleri ve çözüm yollarıyla birlikte projelendirilmelidir.
-Batı Avrupa Türkleri’nin hayati önem arz eden meselelerine çözüm getiren projelerin üretimi ve ortak bir yol haritasının belirlenmesi için, sahasında uzman, birikim sahibi Türklerden oluşan teşkilatlarüstü bir “Merkezî Akıl” oluşturulmalıdır.
-Türkçe’nin okunup yazılabilen seviyede canlı tutulması için dernekler bünyesinde şimdiye kadar hantal ve verimsiz, bildik metotlar çöpe atılarak yeniden yol haritası çizilmelidir.
-Biraz da dünya konjöktürünün gereği, her yerinden kalkan ya dinden yana, ya da dine karşı olduğu bir dönemde, din hayatımız gözden geçirilmelidir.
-Ve bütün bunların olabilmesi için; Batı Avrupa Türkleri olarak, yeniden kitapla tanışmak, okumayı öğrenmek ve önce yöneticilerden başlamak kaydıyla tabana doğru yaygınlaştırmak, ‘olmazsa olmaz’larımızdan olmalıdır!

